KİTÂBU’L-İLM

21 03 2007

KİTÂBU’L-İLM
İLİM KİTABI

1- İlmin Fazîleti Ve Yüce Allah’ın Şu Kavilleri Babı:
“… Allah içinizde îmân etmiş olanlarla (bilhassa)  kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini yükseltir. Allah ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır” (el-Mucâdîle: 58/12); “Rabb’ım benim ilmimi artır!” (Tâhâ: 20/114)[2]


 

2- Konuşmasıyle Meşgul Bulunurken Kendisinden Bir İlim Sorulduğunda, KonuşmasınıTamamladıktan Sonra Suâl Sorana Cevâb Veren Kimse Babı
 

l- Bize Muhammed ibn Sinan (223) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Fuleyh (168) tahdîs etti. H ve keza bana İbrahim ibnu’l-Munzir (226) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Muhammed ibn Fuleyh (197) tahdîs edip şöyle dedi: Bana babam tahdîs edip şöyle dedi: Bana Hilâl ibn Aliyy, Ata ibn Yesâr (94)’dan, o da Ebû Hureyre’den tahdîs etti. Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir:

Meclisin birinde Peygamber (S) huzûrundakilere söz söylerken ansızın bir bedevi gelip: Kıyamet ne zamandır? diye sordu. Rasûlullah konuşmasına devam etti. Oradakilerin kimi: Bedevî’nin ne dedi­ğini işitti, amma suâlinden hoşlanmadı dedi; kimi de: Belki işitmedi diye hükmetti. Nihayet Rasûlullah sözünü bitirince: “O kıyameti so­ran nerede?” diye, yânî bunun gibi bir lâfızla suâl etti. Bedevî:

– İşte ben yâ Rasûlallah, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah:

– Emânet zayi’ edildiği vakit kıyameti bekle, buyurdu. Yine bedevî:

– Emâneti zayi’ etmek nasıl olur? diye tekrar sorunca, Rasû­lullah:

– İş, ehli olmayana yöneltilip dayandırıldığı zaman kıyameti bek­le, buyurdu[3].

3- İlme Delâlet Eden Bir Konuşmada Sesini Yükselten Kimse Babı
 

2-…….Bize Ebû Avâne, Ebû Bişr (123-5)’den; o da Yûsuf ibn Mâhek (63-7)’den; o da Abdullah ibn Amr(R)’dan tahdîs etti. O şöyle demiştir: Gittiğimiz yolculukların birinde Peygamber (S) geride kal­mıştı da sonra bize yetişmiş idi. O sırada namaz vakti girmişti. Biz de abdest alıyorduk. Ayaklarımızı, mesh eder gibi, az su ile yıkama­ğa başladık. Peygamber bu hâli görünce en yüksek sesiyle iki yâhud üç kerre: “Cehennem’de yanacak ökçelere yazık!” diye nida etti[4].

4- Muhaddisin Haddesenâ Yâhud Ahbaranâ Ve Enbeenâ Sözleri Babı[5]
 

Bize Humeydî (219): Sufyân ibn Uyeyne(198)’nin nazarında Haddesenâ, Ahbaranâ, Enbeenâ ve Semi’tu bir ma’nâya idi, dedi. Abdullah ibn Mes’ûd da: Rasûlullah (S) sâdık ve masdûk olduğu hâlde Haddesenâ( = Bize tahdîs etti) demiştir. Şakîk da Abdullah ibn Mes’ûd’dan söyledi ki, kendisi: Ben Peygamber’den bir söz işittim, demiştir. Huzeyfe ibn Yemân (36) da: Rasûlullah (S) bize iki hadîs tahdîs etti, demiştir.[6] Ve Ebu’l-Âliye (190) dedi ki: İbn Abbâs’tan: o da Peygamber’den; O da Rabb’ından rivayet etmekte olduğu hadîsde… Enes ibn Mâlik de: Peyamber(S)’den; O da azîz ve celîl olan Rabb’ından rivayet ederek… dedi. Ebû Hureyre de: Peygamber’den; o da azîz ve celîl olan Rabb’mızdan rivayet ederek… buyurdu, dedi.[7]

3- Bize Kuteybe (240) tahdîs etti. Bize İsmâîl ibn Ca’fer (180) Abdullah ibn Dînâr (127)’dan; o da İbn Umer (R-73)’den tahdîs etti. O şöyle demiştir: Rasûlullah (S): “Ağaçların içinden bir nevi’ vardır ki, yaprağı düşmez. O ağaç (kâmil) müslümânın benzeridir. Onun ne olduğunu bana tahdîs edin (-söyleyin)” buyurdu. Orada bulunan­lar vâdîlerdeki ağaçlan saymağa daldılar. Abdullah ibn Umer dedi ki: Bunun hurma ağacı olduğu hatırıma geldi, fakat (söylemeğe) utan­dım. Ondan sonra: Yâ Rasûlallah, onun ne ağacı olduğunu bize tah­dîs et (=söyle), dediler. Rasûlullah: ”Hurma ağacıdır” cevâbını verdi[8].

5- İmâmın, Kendi Maiyyetindekilere Karşı, Onlardaki Bilgiyi İmtihan Etmek İçin Ortaya Suâl Atması Babı
 

4-……Bize Abdullah ibn Dînâr, Abdullah ibn Umer (R)’den tahdîs etti. Peygamber (S): “Ağaçların içinden bir nevi’ vardır ki yap­rağı düşmez. O ağaç müslümânın benzeridir. Onun ne olduğunu ba­na söyleyin” buyurdu. Orada bulunan insanlar vâdîlerdeki ağaçları saymağa daldılar. Abdullah ibn Umer dedi ki: Bunun hurma ağacı olduğu hatırıma geldi, fakat ben söylemeğe utandım. Ondan sonra sahâbîler: Yâ Rasûlallah, onun ne ağacı olduğunu bize söyle! dedi­ler. Rasûlullah: “Hurma ağacıdır!” buyurdu[9].

6- İlim Hakkında Gelen Sözler Ve Yüce Allah’ın: “Rabb’ım! Ilmimi artır! de” (Tâhâ: 20/114) Kavli Babı
 

7- Muhaddisin Huzurunda Okumak Ve Ona Arz Etmenin Hükmünü Beyân Babı[10]
 

Ve Hasen Basrî, Sufyân es-Sevrî, İmâm Mâlik muhaddisin huzurunda okumayı (ondan nakletmenin sahîhliği hususunda) caiz gördüler. Ve bâzıları âlimin huzurunda (kendisinden nakledebilmek için) ona karşı okumanın caiz olduğuna, Dımâm ibn Salebe hadîsini delîl olarak ileri sürdü: Dımâm, Peygamber(S)’e: “Namazları kılmamızı sana Allah mı emretti?” diye sormuştu da, Peygamber de ona: “Evet” diye ikrar etmişti. Bu hadîsi delîl getirenler: İşte bu. Peygamberdin huzurunda ona karşı okumaktır. Müteakiben Dımâm, Peygamber’den sorup öğrendiklerini kendi kavmine haber verdi, onlar da bunu caiz görüp, verdiği haberi kabul ettiler.

İmâm Mâlik de bir hakkı i’tirâf edenin ikrarı, yazılmış bulunan mektûbla ihticâc etti ki, o mektûb, hakkı ikrar edenlere karşı okunur; onlar da, bu, sâdece karşılarında kıraat suretiyle okunduğu hâlde “Fûlan bizleri işhâd etti” derler[11]. Keza Kur’ân okutucu muallimin huzurunda okunur da, okuyan kimse “Beni fulân okuttu” der. Bize Muhammed ibn Selâm tahdîs etti. Bize Vâsıtlı Muhammed ibn Hasen, Avf el-A’râbi den; o da Hasen Basrî’den tahdîs etti ki, o: “Âlim huzurunda okumakta bir be’s yoktur” demiştir. Ve bize Muhammed ibn Yûsuf el-Firabrî haber verdi. Ve bize Muhammed ibn İsmâîl el-Buhârî tahdîs edip şöyle dedi: Bize Ubeydullah ibnu Musa, Sufyân es-Sevri’den tahdîs etti ki, Sufyân: “Okuyanın (onu rivayet ederken): Bana fulân tahdîs etti demesinde be’s yoktur” demiştir. Müellif Buhârî: Ve ben Ebû Âsım(212)’dan işittim ki, o İmâm Mâlik’ten ve Sufyân es-Sevri’den olmak üzere: Alimin huzurunda okumak ile âlimin okuması müsavidir diyordu, dedi[12]

5- Bize Abdullah ibn Yûsuf tahdîs edip şöyle dedi: Bize Leys ibn Sa’d, Saîd el-Makburî’den; o da Şerik ibn Abdillah ibn Ebî Nemîr’den tahdîs etti ki, o da Enes ibn Mâlik (R)’ten şöyle derken işitmiştir: Peygamber (S) ile birlikte oturduğumuz sırada deve üstünde bir kimse gelip, devesini mescide çökerttikten sonra bağladı. Ondan sonra:

– Hanginiz Muhammed’dir? diye sordu. Peygamber sahâbîleri arasında dayanmış oturuyordu:

–  İşte, dayanmış olan şu beyaz kimsedir, dedik. O zât:

– Ey Abdu’l-Muttalib’in oğlu! diye hitâb etti. Peygamber:

– Seni dinliyorum, buyurdu. O zât:

– Ben sana bâzı şeyler soracağım, amma soracaklarım pek ağır­dır; gönlün benden incinmesin, dedi.

Peygamber:

– Aklına geleni sor, buyurdu. O zât:

– Senin ve senden evvelkilerin Rabb’ı aşkına (söyle), bütün in­sanlara seni Allah mı gönderdi? dedi.

Peygamber:

– Yâ Allah, evet, buyurdu. O zât:

– Allah aşkına (söyle), bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmamızı sana Allah mı emretti? dedi.

– Yâ Allah, evet, buyurdu.

– Allah aşkına (söyle), senenin şu ma’lûm ayında oruç tutma­mızı sana Allah mı emretti? dedi.

– Yâ Allah, evet, buyurdu.

– Allah aşkına şu sadakayı zenginlerimizden alıp da fakirleri­mize dağıtmayı sana Allah mı emretti? dedi.

Peygamber:

– Yâ Allah, evet, buyurunca, o zât:

– Sen ne getirdin ise ben ona îmân ettim. Kavmimin geride ka­lanlarına da elçi benim. Ben, Sa’d ibn Bekr oğulları’nın kardeşi Dımâm ibn Sa’lebe’yim, dedi.[13]

Bu hadîsi Musa ile Alî ibnu Abdilhamîd de Süleyman’dan; o da Sâbit’ten; o da Enes’ten; o da Peygamber’den olmak üzere böyle ri­vayet etmişlerdir.

Bu hadîsi Musa ibn İsmâîl ile Alî ibn Abdilhamîd (222) Süley­man ibnu’l-Mugîre (150)’den; o da Sabit el-Bunânî (123)’den; o da Enes’ten; o da Peygamber’den olmak üzere bu şekilde rivayet ettiler.

8- Munâvele Hakkında Zikrolunan Sözler İle İlim Ehlinin, İlmi Diğer Beldelere Yazıp Göndermeleri Babı
 

Enes: Usmân Mushafları yazdırdı da müteakiben bunları diğer şehirlere gönderdi, dedi. Abdullah ibn Umer ibn Âsim (171), Yahya ibn Saîd ve İmâm Mâlik, bu yazıp gönderme işini caiz gördüler. Hicâzlılar’ın bâzısı da munâvelenin câizliği hususuna Peygamber’in şu hadîsini delîl getirdiler: Peygamber, bir müfrezenin kumandanı için bir emirname yazıp eline verdi ve: “Bu mektubu ancak şu, şu yere ulaştığın vakit oku!” diye emretti. Kumandan o yere ulaşınca mektubu açıp maiyyetindekilere karşı okudu da, böylece Peygamber’in yazılı emrini onlara haber verdi.[14]

6-…….Abdullah ibn Abbâs (R) şöyle haber vermiştir: Rasûlullah (S) bir adama bir mektûb verip Bahreyn büyüğüne teslîm et­mesini emretti. Bahreyn’in büyüğü mektubu Kisrâ’ya ulaştırdı. Kisrâ onu okuyunca yırttı. (Arada râvî olan Muhammed ibn Şihâb) dedi ki: Zannederim ki Saîd ibn Müseyyeb’den işittim, şöyle dedi: Rasûlullah, Kisrâ ile kavmine “Parça parça olsunlar” diye beddua etti.[15]

7-……. Bize Şu’be, Katâde’den; o da Enes ibn Mâlik(R)’den haber verdi, o şöyle demiştir:Peygamber (S) bir mektûb yazdırdı yâhud yazdırmak istedi. Kendisine: Onlar (yânî Rûm’dan, Acem’den muhâtab olanlar) bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar, de­nildi. Bunun üzerine gümüşten bir mühür edindi ki, nakşı “Muhammed Rasûlullah” idi. Bu mührün Peygamber’in elindeki beyazlığı hâlâ gözümün önündedir.

Şu’be dedi ki: Ben Katâde’ye, onun nakşı “Muhammed Rasûlullah” diyen kimdir? diye sordum. Katâde: Enes’tir, dedi[16].

9- Meclis Hududunun Nihayete Ereceği Bir Yerde Oturan Kimse İle İlim Halkasında Bir Yarık Görüp Hemen Orada Oturuveren Kimse Babı
 

8-……. Ebû Vâkıd el-Leysî (R-68) şöyle demiştir: Rasûlullah (S), huzurunda sahâbîleri olduğu hâlde mescidde otururken, karşı­dan üç kişi geldi. İkisi Rasûlullah’a doğru yöneldi; birisi de gitti. Râ­vî dedi ki: Bu iki kimse Rasûlullah’ın huzurunda durdu. Bilâhare bu ikiden biri halkada bir aralık bularak, oracıkta oturdu. Diğeri ise, ora­daki cemâatin arkasında bir yere oturdu. Üçüncüye gelince, arkasını dönüp gitti. Rasûlullah meşgul olduğu konuşmayı bitirince, şöyle bu­yurdu:

“Bu üç kişinin hâlini size haber vereyim mi? İçlerinden biri Al­lah’a sığındı, Allah da onu barındırdı. Diğeri (sıkıntı vermekten) utandı, Allah da ondan haya etti. Öteki ise (bu meclisten) yüz çevir­di, Allah da ondan yüz çevirdi”[17].

10- Peygamber(S)’in: “Benden kendisine tebliğ ulaştırılanların bâzısı bizzat işitenden daha iyi belleyicidir” Kavli Babı[18]
 

9-…….Ebû Bekre (R) Peygamber’! zikrederken şöyle demiştir:

Rasûlullah (veda haccında) devesi üzerinde oturdu. Devenin dizgini­ni bir adam tutuyordu.

– Bu gün hangi gündür? dedi.

Biz sükût ettik; o derecede ki, başka bir isim ile isimlendirecek zannettik;  

– Kurbân günü değil mi? buyurdu.

– Evet, dedik.

Sonra:

– Bu ay hangi aydır? diye sordu.

Yine sükût ettik; o derecede ki isminden başka bir isim ile isim­lendirecek zannettik.

– Zu’l-hicce değil mi? buyurdu.

– Evet, dedik.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

– “Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız bu belde içinde, bu ayda, bu günün harâmlığı kadar birbirinize haramdır. Burada hâzır bulu­nanlarınız, burada bulunmayanlara (yânî müstakbel nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hâzır olan kimse, bunu daha iyi anlar bir kim­seye tebliğ etmiş olur”[19]

11- İlim Öğrenmek, Söz Söylemekten Ve Amel Etmekten Öncedir Bâbı
 

Çünkü Yüce Allah: “Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur hakikatini bil…” (Muhammed: 47/19) buyurup, bunda evvelâ bilmek .emriyle başladı[20]. “Âlimler, ancak ilim mîrâsı bırakan peygamberlere vâris olanlardır. Bu ilim mirasını alan, bol ve kâmil bir nasîb almıştır”[21]. Ve “Her kim ilim arayarak bir yola girerse Allah da ona, cennette ulaştıracak yolu kolaylaştırır”[22]. Ve zikri ulu olan Allah şöyle buyurdu: “… Allah’tan, kulları içinde, ancak âlimler korkar” (Fâtır, 35/28). Ve keza: “İşte misâller; biz onları insanlar için getiriyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz” (el-Ankebût: 29/43): “Eğer biz işitir yâhud düşünür insanlar olsaydık, şu çılgın cehennem yaranı içinde bulunmazdık, dediler” (el-Mülk: 67/10) buyurdu. Ve keza: “De ki: Bilenlerle bilmeyenler musâvî olur mu?…” (ez-Zümer: 39/9) buyurdu[23]. Peygamber (S) de: “Allah her kimin hayrını isterse ona dîn hususunda büyük anlayış verir”; “ilim, ancak öğrenmekledir” buyurdu[24]. Ebû Zerr de ensesini göstererek şöyle demiştir: “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya koysanız, ben de Rasûlullah’tan işitmiş olacağım bir sözü siz işinizi tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yânî i’lân edebileceğimi bilsem yine infaz ederim”[25]. İbn Abbâs da: “Rabbaniler olunuz” (Âli imrân: 3/79) demek, halimler ve fakîhler olunuz demektir, dedi. Ve: Rabbani, insanlar üzerinde ilim ile siyâset icra eden ve büyük ilimden evvel küçük bilgilerle terbiye eyleyen kimseye denilir[26].

12- Peygamber(S)’in Kendi Sahâbîlerine Va’z Ve Nasihat Etmek Ve İlim Öğretmek Hususunda Bıkkınlık Getirip Uzaklaşmasınlar Diye Hâllerini Gözetir Olduğu Babı
 

10-……. İbn Mes’ûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S), va’z ve nasihat hususunda bize bıkkınlık gelmesin diye hâlimize bakıp gün­ler içinde vakitler kollardı.

11-…….Bize Şu’be tahdîs edip şöyle dedi: Bana Ebu’t-Teyyâh (128), Enes’ten tahdîs etti ki, Peygamber (S): “Kolaylaştırın, zorlaştırmaym; müjdeleyin nefret ettirmeyin” buyurmuştur[27].

13- İlim Ehli İçin Belli Günler Ayıran Kimse Babı
 

12-……. Ebû Vâil şöyle dedi: Abdullah ibn Mes’ûd (R) her perşembe günü insanlara va’z nasîhat edip ders yapardı. Bir kimse kendisine: Yâ Ebâ Abdirrahmân! Vallahi senin bizlere her gün ders yapmanı çok arzu ettim, dedi. Ibn Mes’ûd: Beni sizlere her gün ders vermekten men’ eden şey, sizleri usandırmak istemememdir. Ben sizlere va’z vermekte sizin hâlinize uygun vakitler gözetiyorum. Nite­kim Peygamber (S) de bizlere usanç gelmesinden endîşe ettiği için, bizim durumumuza uygun zamanlar gözetirdi, dedi.[28]

14-  Bâb: “Allah her kimin hayrını isterse ona dîn hususunda büyük bir anlayış verir”.
 

13-…….Ibn Şihâb dedi ki: Humeyd ibn Abdirrahmân şöyle dedi: Ben Muâviye ibn Ebî Sufyân’dan hutbe yaparken işittim; şöyle di­yordu: Ben Peygamber(S)’den işittim, şöyle buyuruyordu:

“Allah her kimin hayrını isterse ona dîn hususunda büyük bir anlayış verir. Ben (verici değil) yalnız taksim ediciyim. Veren ise Allah’tır[29]. Bu ümmet Allah’ın (kıyamet) emri zuhur edinceye kadar Allah’ın dîni üze­rinde hep sebat edip duracak ve kendilerine muhalefet edenler onlara zarar veremiyecektir”[30].

15- İlimde İnce Anlayış (ın Fazileti) Babı
 

14-…….Mücâhid (100) şöyle demiştir: Medîne’ye doğru yaptı­ğımız bir yolculukta Abdullah ibn Umer’e yoldaşlık ettim. Ken­disinden bu yolculuğumuzda Rasûlullah’tan tahdîs ederken bir tek hadîsten başka hadîs işitmedim. Kendisi şöyle dedi: Biz Peygamber (S)’in yanında idik. Bir hurma göbeği getirildi. Bunun üzerine: “Ağaç­lardan bir ağaç nevi’ vardır ki, onun meseli müslümânın meseli gibidir” buyurdu. Ben, o hurma ağacıdır deyivermeyi istedim. Fa­kat bir de baktım ki, oradakilerin en küçüğü benim; onun için sus­tum. Peygamber, “O hurma ağacıdır” buyurdu[31].

16- İlimde Ve Hikmette Gıbta Etmek Babı
 

Ve Umer ibn Hattâb: “Seyyidler olmanızdan önce  fakîhler olunuz” dedi[32].

15-…….Ben Abdullah ibn Mes’ûd (R)’dan işittim, şöyle dedi: Peygamber (S) şöyle buyurdu: “İki kişiden başkasına gıbta olmaz: Allah tarafından kendisine mal verilip de hakk yolunda o malı helak etme­ğe musallat kılınan kimse, Allah tarafından kendisine hikmet verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse”.

17- Mûsâ Aleyhi’s-Selâmın Deniz (Sâhilin)de Hızır’a Gitmesi İle Yüce Allah’ın: “Musa ona: Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi’ olayım mı? dedi” (el-Kehf: 18/66)  Kavli Babı[33]
 

16-…….Ibn Şihâb da kendisine bu hadîsi Ubeydullah ibn Abdillah’ın haber verdiğini tahdîs etti ki, İbn Abbâs (R) bir defa Hurr ibn Kays ibn Hısn el-Fezârî ile, Musa’nın arkadaşı hakkında mü­nazaa etmiştir. Bu münazaada İbn Abbâs: Musa’nın arkadaşı Hızır’­dır, dedi. Derken onların yanına Ubeyy ibn Kâ’b uğradı. İbn Abbâs onu çağırıp: Ben şu arkadaşımla, Musa’nın buluşmak için yol aramış olduğu arkadaşı hakkında çekiştim. Sen Peygamber (S)’den onun hâ­lini zikrederken işittin mi? dedi. Ubeyy şöyle dedi: Evet, ben Rasûlullah’tan işittim, şöyle buyuruyordu:

“Musa, îsrâîl oğulları’ndan seçkin bir topluluk içinde bulunduğu sırada ona bir kimse geldi ve: Senden daha âlim bir kimse biliyor musun? diye sordu. Musa: Ha­yır, bilmiyorum, dedi. Bunun üzerine Allah Musa’ya: Hayır, kulu­muz Hızır vardır, diye vahyetti. Musa da onunla buluşmak yolunu taleb etti. Allah da onun için balığı bir alâmet yaptı. (Allah tarafın­dan) kendisine: Balığı kaybettiğin zaman hemen dön. Muhakkak sen ona kavuşacaksın, denildi. Musa deniz içinde balığın izini ta’kîb eder oldu. Musa’nın genç adamı (kendisinden kuşluk yemeğini istediği za­man) Musa’ya: Gördün mü, kayaya sığındığımız vakit ben balığı(n hâlini söylemeyi) unutmuşum; onu söylememi bana şeytândan baş­kası unutturmadı, dedi. Buna karşılık Musa genç adamına: İşte bi­zim arayacağımız bu idi, dedi ve izlerinin üzerinde gerisin geri döndüler. Derken Hızır’ı buldular. İşte Allah’ın kendi Kitâb’ında kıssa yaptığı şey, onların (Musa ile Hızır’ın) hâlindendir”[34].

18- Peygamber(S)’in “Yâ Allah, ona Kitâb’ı öğret” Kavli Babı
 

17-…….Bize Hâlid el-Hazzâ'(141) İkrime(104,7)’den; o da ibn  Abbâs(68)’tan tahdîs etti. İbn Abbâs (R): Rasûlullah (S) beni kucak­ladı da: “Yâ Allah, ona Kitâb’ı öğret!” diye dua etti, dedi[35].

19- Küçüğün Hadîs İşitip Yüklenmesi Ne Zaman Sahîh Olur?[36]
 

18-……. Abdullah ibn Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Minâ’da sütresiz olarak namaz kıldırdığı sırada, dişi bir merkebe binerek karşıdan geldim. O zaman bulûğ yaşına yaklaşmıştım. Safflardan birinin önünden geçtim. Merkebi otlasın diye salıverdim: On­dan sonra saffa girdim. Bu yaptığım işe kimse ses çıkarmadı.

19-…….Bana Zubeydî(147), Zuhrî’den; o da Mahmûd ibnu’r-Rabî’ (R)’den tahdîs etti. şöyle demiştir: Beş yaşımda iken Peygam­ber (S)’in bir kerre bir kovadan (ağzına su alıp) yüzüme püskürttü­ğünü hatırlıyorum.

20- İlim Aramak İçin Sefere Çıkmak Babı
 

Ve Câbir ibn Abdillah, Abdullah ibn Uneys(54)’ten bir tek hadîsi işitebilmek için bir aylık yola gitti [37].

20-……. Evzâî (88-157) dedi ki: Bize Zuhrî, Ubeydullah ibn Abdillah ibn Utbe ibn Mes’ûd’dan; o da İbn Abbâs’tan haber verdi ki, ibn Abbâs (R) bir defa Hurr ibn Kays ibn Hısn el-Fezârî ile Mu­sa’nın arkadaşı hakkında çekişmiştir. Derken onların yanına Ubeyy ibn Kâ’b uğradı, ibn Abbâs onu çağırıp: Ben şu arkadaşımla, Mûsâ’nın buluşmak için yol aramış olduğu arkadaşı hakkında çekiştim. Sen Rasûlullah’tan onun hâlini zikrederken işittin mi? dedi. Ubeyy şöyle dedi: Evet, ben Peygamber’den işittim; şöyle buyuruyordu:

“Musa, Isrâîl oğulları’ndan seçkin bir topluluk içinde bulundu­ğu sırada ona bir kimse geldi ve: Senden daha âlim bir kimse biliyor musun? diye sordu. Musa: Hayır, bilmiyorum, dedi. Bunun üzerine Allah Musa’ya: Hayır, kulumuz Hızır vardır, diye vahyetti. Musa da onunla buluşmak yolunu taleb etti. Allah da onun için balığı alâmet yaptı. (Allah tarafından) kendisine: Balığı kaybettiğin zaman dön, muhakkak sen ona kavuşacaksın, denildi. Bundan sonra Musa deniz içinde balığın izini ta’kîb eder oldu. Musa’nın genç adamı (kendisin­den kuşluk yemeğini istediği zaman) Musa’ya: Gördün mü, kayaya sığındığımız vakit ben balığın hâlini söylemeyi) unutmuşum, onu söy­lememi bana şeytândan başkası unutturmadı, dedi. Buna karşılık Musa genç adamına: İşte bizim arayacağımız bu idi, dedi ve izlerinin üze­rinde gerisin geri döndüler. Derken Hızır’ı buldular. İşte Allah’ın kendi Kitâb’ında kıssa yaptığı şey, Musa ile Hızır’ın hâlindendir.”

21- İlim Öğrenen Ve Başkalarına Öğreten Kimsenin Fazileti Babı
 

21-……. Bize Hammâd ibn Usâme (201), Bureyd ibn Abdillah’tan; o da Ebû Musa (R)’dan tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle bu­yurmuştur: “Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur kâh öyle bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı suyu kabul eder ve çayır ile bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur, suyu (üstünde) tutar da Allah onunla insanları fâidelendirir: On­dan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını suvarırlar, ekin eker­ler. Bu yağmur diğer bir nevi’ toprağa daha isabet eder ki, düz ve kaypaktır; ne suyu üstünde tutar, ne çayır bitirir. Allah ‘in dînini an­layıp da Allah ‘m benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden fay­dalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile, bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderi­len hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir”[38].

Ebû Abdillah Buhârî der ki: Ishâk ibn Ibrâhîm (238): “Ve kâne minhâ tâifetun kayyeleti’l-mâe ( O topraktan kimi suyu içen bir ta­ifedir)” şeklinde söyledi. “Kaaa” üzerinde su durur olan arazî par­çasıdır. “Safsaf” da dümdüz arazîdir[39].

22- İlmin Kaldırılması Ve Cehaletin Meydan Alıp Yayılması Babı
 

Ve Rabîatu’r-Re’y(136): “Kendisinde herhangi bir ilim bulunan kimsenin kendisini zayi’ etmesi (yânî ilmini gizlemesi) lâyık değildir” dedi[40].

22-…….Enes (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyur­du:

“İlmin kaldırılması, cehlin kökleşmesi, şarâbın içilmesi, zinanın çoğalması kıyamet alâmetlerindendir”.

23-…….Enes (R) şöyle demiştir: Size öyle bir hadîs söyleye­ceğim ki, benden sonra hiç kimse onu size tahdîs edip söyleyemiyecektir: Rasûlullah (S)’tan işittim, şöyle buyuruyordu:

“İlmin azalması, cehaletin meydan alıp yayılması, zinanın meydana çıkıp şayi’ olma­sı, elli kadının yalnız bir bakanı olacak derecede kadınların çoğalıp erkeklerin azalması kıyamet alâmetlerindendir”[41]

23- İlmin Fazileti Babı
 

24-……. İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah(S)’tan işit­tim: “Uykuda iken bana bir kadeh süt getirdiler. O kadar içtim ki, kanıklık te’sîrinin tâ tırnaklarımdan sızdığını hâlâ duyuyorum. İç­tikten sonra artığımı Umer ibn Hattâb’a verdim” buyuruyordu. Yâ Rasûlallah! Bunu ne ile yorumladın? diye sordular. “İlim ile” cevâ­bını verdi.[42]

24- Kendisi Bir Hayvan Veya Diğer Bir Binek Üzerinde Dururken Suâl Soranlara Fetva Ve Cevâb Vermek Babı[43]
 

25-…….Abdullah ibn Amr ibn As (R)’tan (o şöyle demiştir): Rasûlullah (S) Veda haccında, insanlar sorup öğrensinler diye, Minâ’da durdu. Yanına biri gelip:

– Bilemedim de kurbân kesmeden önce tıraş oldum, dedi. Rasûlullah:

– Kurbânını kes, günâhı yok, buyurdu. Diğeri gelip:

– Bilemedim de taş atmadan evvel kurbân kestim, dedi.

– Taşı at, günâhı yok, buyurdu.

Peygamber’e (o gün taş atmak, kurbân kesmek, tıraş olmak, ta­vaf etmek gibi hacc işlerinden) öne geçirilmiş veya geriye bırakılmış hiçbir şey sorulmadı ki, cevâbında: “Yap, günâhı yok” buyurmasın[44].

25- Fetvâ (Talebine) El Ve Baş İşaretleriyle Cevâb Veren Kimse Babı[45]
 

26-…….Bize Eyyûb Sahtiyânî, İkrime’den; o da ibn Abbâs’tan tahdîs etti (ki o şöyle demiştir): Peygamber’e Veda haccında suâl soruldu. Soran kimse: Ben taş atmadan önce kurbân kestim, dedi. Peygamber (S) bu suâle: “Günâhı yoktur” diyerek eliyle işaret etti. Soran kimse: Kurbân kesmeden önce tıraş oldum, dedi. Rasûlullah: “Günâhı yoktur” diyerek eliyle işaret etti.

27-…….Salim ibn Abdillah şöyle demiştir: Ben Ebû Hureyre (R)’den işittim ki, Peygamber (S): “îlim kabz olunacak (yânî kaldı­rılacak) cehalet ve fitneler zuhur edecek, herc çoğalacaktır” buyur­du. Yâ Rasûlallah, herc nedir? diye soruldu. Rasûlullah, katli kasdeder gibi elini eğip indirerek: “İşte böyle!” buyurdu[46].

28-……. Bize Hişâm ibn Urve, Fâtıma bintu’l-Munzir’den; o da Esma bintu Ebî Bekr’den tahdîs etti. Esma (R) şöyle demiştir: (Güneş tutulması zamanında) Âişe’nin yanına gittim, o namaz kılı­yordu. Bu insanlara ne oluyor? dedim. (Güneş tutulduğunu anlat­mak için) gökyüzüne doğru (başıyle) işaret etti. Meğer insanlar hep namaza durmuşlar. Âişe’: “Subhânallâh” dedi. Bu bir âyet mi? diye sordum. Başıyle evet diye işaret etti. Bunun üzerine ben de namaza durdum. Nihayet üzerime baygınlık geldi. (Yanımdaki kırbadan) ba­şıma su dökmeğe başladım. Namazdan sonra Peygamber, Allah’a hamd ve sena edip şöyle buyurdu[47]: “Cennet ve cehenneme kadar evvelce bana gösterilmemiş hiçbir şey kalmadı ki bu makaamımda görmüş olmayayım [48]. Bana vahy olundu ki, sizler kabirlerinizde Mesîh Deccâl’ın imtihanlarına benzer yâhud ona yakın -Esmâ’nm bu iki sözden hangisini söylediğini bilmiyorum-[49] bir imtihan geçireceksi­niz. (Kabre girmiş kimseye:) Bu adam (yânî Muhammed) hakkında­ki ilmin nedir? diye sorulacak[50]. Mü’min yâhud yakîn sahibi olan kimse -Esmâ’nın bu ikiden hangi lâfzı söylediğini bilmiyorum- : O zât Muhammed’dir. O Allah ‘in Rasûlü’dür. Bize beyyineler ile hidâ­yet getirdi. Biz de da’vetine icabet ettik ve O’na uyduk. O zât Muham­med’dir diyecek. Bu söz üç kerre tekrarlanacak. Ondan sonra o kimseye: Yat da rahatça uyu, o zâtın peygamberliğine kesin surette inanmakta olduğunu bildik, denilecek. Münafık yâhud kalbinde şübhesi olan kimseye -Esmâ’nın bunlardan hangisini söylediğini bilmiyorum- gelince, o (suâle karşı): Ben bilmiyorum, işittim, insan­lar birşeyler söylüyorlardı, ben de onu söyledim, cevâbını verecek”[51].

26- Peygamber(S)’in Abdu’l-Kays Hey’etini, Îmâni Ve İlmi Belleyip Ezberlemeleri Ve Bunu Arkalarındaki Kimselere Haber Vermeleri Üzerine Teşvik Eylemesi Babı
 

Mâlik ibn Huveyris(R-94): Peygamber (S) bizlere: “Ailelerinizin yanına dönünüz ve öğrendiklerinizi onlara öğretiniz!” buyurdu, dedi[52].

29-……. Bize Şu’be, Ebû Cemre’den tahdîs etti. Ebû Cem­re şöyle demiştir: Ben İbn Abbâs ile insanlar arasında tercemânlık yapıyordum. İbni Abbâs (R) şöyle dedi: Abdu’1-Kays hey’eti Peygam­ber’e geldi. Peygamber:

– Hey’et kimlerdir, yâhud cemâat kimlerdir? diye sordu.

– Biz Rabîa kabîlelerindeniz, dediler.

– Hoş geldiniz. Allah sizi utandırmasın, pişman etmesin, buyurdu. Onlar:

– Bizler sana uzak bir yerden geliyoruz. Seninle bizim aramız­da Mudarr kâfirlerinden şu cemâat vardır. Biz sana yalnız haram ay­da gelebiliriz. O hâlde bize bir şey emret de geride kalanlarımıza haber verelim; o sebeble de cennete girelim, dediler.

Rasûlullah onlara dört şey emretti, dört şeyden de nehyetti. Rasûlullah onlara yalnız azîz ve celîl olan Allah’a îmân etmeyi emret­tikten sonra:

– Yalnız Allah’a îmân etmek ne demektir bilir misiniz? diye sordu.

– Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dediler. Rasûlullah:

– Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Rasûlul­lah olduğuna şehâdet etmek, namazı ikaame, zekâtı eda etmek, ra­mazân orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini vermenizdir, buyurdu. Kezâlik onları dubbâ, hantem ve muzeffet denilen kaplar­dan nehyetti. Şu’be dedi ki; İbn Abbâs belki nakîr, belki de mukayyer dedi. Sonra Rasûlullah:

– Bu emrimi ezberleyin ve onu arkanızda kalanlara haber ve­riniz, buyurdu [53].

27- (Bir Şahsa) Vâki’ Olan Bir Mes’eleyi Sormak İçin Sefer Etmek Ve Ehline De Öğretmek Babı
 

30-…….Bize Abdullah ibn Mübarek haber verip şöyle dedi: Bize Umer ibnu Saîd ibn Ebi’l-Hasen haber verip şöyle dedi: Bana Abdul­lah ibnu Ebî Muleyke, Ukbe ibnu’l-Hâris’ten tahdîs etti ki, bu Ukbe ibnu’l-Hâris (R), Ebû İhâb ibn Azîz’in kızı ile evlenmişti. Derken ya­nına bir kadın geldi ve: Ukbe’yi de, evlendiği kadını da ben emzirdim, dedi. Ukbe o kadına: Ne senin beni emzirdiğinden haberim var, ne de evvelce bunu bana söylediğinden, cevâbını verdi. Müteakiben hayvanına binip Medîne’ye Rasûlullah’a gitti ve mes’elenin hükmü­nü ondan sordu. Rasûlullah (R): “Bir kerre (senin onun kardeşi ol­duğun) söylenmiş bulunduğu hâlde (o kadınla evlilik) nasıl olur?” buyurdu. Bunun üzerine Ukbe o kadından ayrıldı, o da başka bir ko­caya vardı[54].

28- İlim (Edinmek) Hususunda Nevbetleşmek Babı
 

31- Bize Ebû’l-Yemân tahdîs edip şöyle dedi: Bize Şuayb, Zuhrî’den haber verdi. H Ebû Abdillah Buhari der ki, İbnu Vehb şöyle dedi: Bize Yûnus, İbn Şihâb’dan; o da Ubeydullah ibn Abdillah ibn Ebî Sevr’den; o da Abdullah ibn Abbâs’tan; o da Umer ibn Hattâb’dan haber verdi: Umer (R) şöyle demiştir: Ensâr’dan bir komşum ile beraber Benû Umeyye ibn Zeyd yur­dunda oturuyor idim. Bu yurd Medine’nin Avâlî denilen yüksek semtindedir. (Bir şey öğrenmek ümidiyle) Rasûlullah’ın yanına nevbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahy ve sâireye dâir ne duyarsam, haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ensârî arkadaşım bir defa nevbeti­nin gününde idi. Dönüşünde kapımı pek şiddetli çalarak: O burada mı? diye sordu. Ben ürktüm[55]. Yanına çıktım. Büyük bir iş meydana geldi, dedi. (Umer der ki: Ben zâten böyle birşey olacağını zanne­dip duruyordum. Sabah namazını kılınca giyinip kuşandım. Sonra Medîne’ye inip) Hafsa’nın yanına girdim. Baktım ki ağlıyor. Rasûlullah (S) sizleri boşadı mı? diye sordum. Bilmiyorum, dedi. Ondan sonra Rasûlullah’m yanına girdim. Ayak üstü durduğum yerden: Zev­celerini boşadın mı? dedim. “Hayır” dedi. Bunun üzerine ben de Allâhu ekber dedim.[56]

29- Öğüt Verme Ve Öğretme Sırasında Hoşlanmadığı Bir Şey Gördüğü Zaman Öfkelenmek Babı
 

32-…….Ebû Mes’ûd (R) şöyle demiştir: Bir kimse geldi ve:

– Yâ Rasûlallah! Fulânca bize (namaz kıldırırken) o kadar uza­tıyor ki, adetâ namazı terkedecek gibi oluyorum, dedi. Peygamber(S)’i hiçbir mev’ıza da o günkü kadar gadablı gör­medim. Bu şikâyet üzerine Rasûlullah: “Ey insanlar! Sizler nefret ettiricilersiniz. Her kim insanlara namaz kıldırırsa namazı hafifletsin. Çünkü cemâatin içinde hasta ola­nı, zayıf olanı ve iş güç sahibi olanı vardır” buyurdu.

33-…….Zeyd ibn Hâlid el-Cuhenî (R-72,78)’den (o şöyle demiş­tir): Bir kimse Peygamber’den lukatayı (yânî yitik malı) sordu. Pey­gamber (S):

– Bağını yâhud kabını, kılıfını belle, sonra onu ötekine beriki­ne bir sene bildir, tanıt. Ondan sonra onu kullan. Ondan sonra da sahibi çıkarsa yine ona ver, buyurdu.

O zât:

– Yitik deve de (böyle mi)? diye sordu.

Rasûlullah o kadar öfkelendi ki, yanakları yâhud yüzü kızardı ve:

– Ondan sana ne? Su tulumunu, ayakkabısını beraberinde ta­şır. (Muhtaç oldukça) su başına gelir, ağaçlardan otlar. Onu sahibi buluncuya kadar kendi hâline bırak, buyurdu.

O zât:

– Yâ yitik davara ne buyurursun? dedi.

– O yâ senindir, yâ kardeşinindir, yâ kurdundur [57], buyurdu.

34-…….Ebû Musa (R) şöyle demiştir: Bir gün Peygamber(S)’den hoşlanmadığı bâzı şeyler soruldu. Bu gibi suâller çoğaltılınca öfke­lendi. Ondan sonra insanlara hitaben:

– Bana istediğinizi sorun! buyurdu.

Birisi kalkıp:

– Benim babam kimdir? dedi [58].

– Baban Huzâfe’dir, buyurdu. Bir diğeri kalkıp:

– Yâ Rasûlallah! Benim babam kimdir? dedi.

– Şeybe’nin azadlısı Salim’dir, buyurdu.

Umer ibn Hattâb Peygamber’in yüzündeki öfkeyi görünce:

– Yâ Rasûlallah! Biz azîz ve celîl olan Allah’a tevbe ediyoruz, dedi [59].

30- İmâmın Yâhud Muhaddisin Huzurunda Önünde İki Dizi Üzerine Çöken Kimse Babı
 

35-…….Bize Şuayb, Zuhrî’den haber verip şöyle dedi: Bana Enes ibn Mâlik(R) şöyle haber verdi: Rasûlullah (S) çıktı. (Kendisine hoş­lanmadığı bâzı şeyler soruldu; bu suâlleri çoğalttılar; bundan dolayı öfkelendi de, benden sorunuz dedi). Abdullah ibn Huzâfe ayağa kalkıp:

– Benim babam kimdir? dedi. Rasûlullah:

– Baban Huzâfe’dir, buyurdu.

Ondan sonra Rasûlullah “Bana sorunuz” demeyi çoğaltınca, Umer, iki dizi üstüne çökerek:

– Biz Allah’ı Rabb, İslâm’ı dîn, Muhammed’i Peygamber ola­rak kabul ve tasdîk ettik, dedi.

Bunun üzerine sükût buyurdu[60]. 

31- Anlaşılması İçin Sözü Üç Defa Tekrar Eden Kimse Babı
 

Rasûlullah: “İyi dinleyin! Bir de yalan söylemektir” dedi ve bu sözü durmadan tekrar ediyordu. Ve İbn Umer: “Peygamber üç defa “Tebliğ ettim mi?” diye söyledi, dedi[61].

36-…….Bize Sumâme ibn Abdillah, dedesi Enes(R)’den tahdîs etti ki, Peygamber (S) bir söz söylediği zaman, iyice anlaşılsın di­ye üç kerre tekrar ederdi. Keza bir kavmin yanına gelip selâm verdiği zaman da üç kerre selâm verirdi[62].

37-…….Bize Ebû Avâne, Ebû Bişr’den; o da Yûsuf ibn Mâhek’den; o da Abdullah ibn Amr(R)’dan tahdîs etti. O şöyle demiş­tir: Yaptığımız yolculukların birinde Rasûlullah (S) geride kalmıştı da sonradan bize yetişmişti. O sırada ikindi namazı vakti girmişti. Biz de abdest alıyorduk. Ayaklarımızı (mesh eder gibi az su ile yıka­maya) başladık. Bu hâli görünce en yüksek sesiyle iki yâhud üç ker­re: “Cehennemde yanacak ökçelere yazık!” [63] diye nida etti.

32- Kişinin Kendi Tasarrufunda Bulunan Dişi Hizmetçisine Ve Ehline İlim Öğretmesi Babı
 

38-…….Âmir eş-Şa’bî dedi ki: Bana Ebû Burde, babası Ebû Musa’dan tahdîs etti. Ebû Musa (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyuruyordu:

“Üç kişinin ikişer ecri vardır: Bunlardan biri Kitâb ehlinden olup da hem kendi peygamberine, hem de Muhammed’e îmân eden kim­sedir. Diğeri köle edilmiş bir kuldur ki, hem Allah’ın hakkını, hem de efendilerinin hakkını eda ettiğinde (o da iki ecre nail olur). Üçün­cüsü öyle bir kimsedir ki, yanında tasarruf edeceği bir câriye bulu­nur da onu edeblendirir, amma (şiddetten uzak olarak) güzel güzel edeblendirir, ve onu iyice öğretir, lâkin (yine rıfk ile) güzel güzel öğ­retimini tamamlar, bundan sonra da onu hürriyete kavuşturup onunla evlenir. İşte boylesinin de iki ecri vardır”.

Bu hadîsi söyledikten sonra Âmir eş-Şa’bî, kendi muhatabına: İşte bu bilgiyi biz sana hiçbir bedel istemeksizin veriyoruz. Hâlbuki vaktiyle Peygamber zamanında bundan küçük bir mes’ele için tâ Medîne’ye kadar bineğe binilip yolculuk edilirdi, dedi[64].

33- İmâmın Kadınlara Va’z Vermesi Ve Onlara İlim Öğretmesi Babı
 

39-…….Bize Şu’be, Eyyûb’dan tahdîs etti. Eyyûb: Ben Atâ’dan işittim, dedi. Ata: Ben îbn Abbâs’tan işittim, dedi. ibn Abbâs (R): Ben Peygamber (S) üzerine şehâdet ediyorum, dedi. Yâhud Ata da: Ben ibn Abbâs üzerine şehâdet ediyorum, demiştir: Rasûlullah (mescidde va’z ettikten sonra) kadınlara duyuramadım zannıyle ya­nında Bilâl olduğu hâlde (erkek saflarından) çıktı. Kadınlara va’z ederek onlara sadaka vermeyi emretti. (Sözleri o kadar te’sîr etti ki) kadınların kimi (kulaklarmdaki) küpeyi, kimi (parmağındaki) yüzü­ğü çıkanp atmağa başladılar. Bilâl de onları eteği içine topluyordu.

Ve Ismâîl (194), Eyyûb’dan; o da Atâ’dan diye söyledi. Ata da: îbn Abbâs’tan söyledi, îbn Abbâs: Ben Peygamber üzerine şehâdet ediyorum ki… demiştir[65].

34- Hadîs Öğrenmeyi Şiddetle Arzu Etmek Babı
 

40-…….Ebû Hureyre (R) şöyle dedi: Bir kerre: Yâ Rasûlallah! Kıyamet gününde senin şefaatinle en ziyâde mes’ûd olacak in­san kimdir? denildi [66]. Rasûlullah (S): “Yâ Ebâ Hureyre! Hadîs bellemek için sende gördüğüm şiddetli arzuya göre, bu hadîsi senden evvel kimsenin bana sormayacağını zâten tahmin ediyordum. Kıya­met gününde halk içinde şefaatimle en ziyâde mes’ûd olacak kimse kalbinden -yâhud içinden-hâlis olarak La ilahe ille’llah.. diyendir” buyurdu [67].

35- İlim Nasıl Kabz Olunacak Bâbı
 

Ve Umer ibn Abdilazîz (101), Ebû Bekr ibn Hazm(102)’a şöyle yazdı: “Bak Rasûlullah’ın hadîsinden ne bulursan yaz. Zîrâ ben il­min yok olmasından ve âlimlerin göçüp gitmesinden korkar oldum. Zabt esnasında Peygamber’in sözünden başkası kabul edilmesin. Bir de (âlimlere söyleyin) ilmi ifşa etsinler (yânı meydana koysunlar; gizlemesinler, herkese söylesinler). Kezâlik âlimler (muayyen yerlere) otu­rarak ders versinler ki bilmeyenlere öğretilmiş olsun. Zîrâ ilim gizli bir şey hâline getirilmedikçe yok olmaz”.

Bize bu Umer ibn Abdilazîz hadîsini “Âlimlerin göçüp gitmesi” sözüne kadar Âlâ ibn Abdi’l-Cebbâr (214) tahdîs edip şöyle dedi: Bi­ze Abdulazîz ibnu Müslim (167), Abdullah ibnu Dinar’dan böylece tahdîs etti [68]..

41-…….Bana Mâlik, Hişâm ibn Urve’den; o da babası Urve’den; o da Abdullah ibn Amr ibni’l-Âs’tan tahdîs etti. Abdullah ibn Amr (R) şöyle demiştir: (Veda haccında) Rasûlullah(S)’tan işittim, şöyle buyuruyordu:

“Allah, ilmi kullarından çekip çıkarmak (yânî silmek) suretiyle değil, âlimleri kabz etmek suretiyle kabz edecektir. Nihayet hiç bir âlim kalmayınca, halk bir takım câhil kimseleri ken­dilerine başkanlar edinirler. Bunlara bir takım suâller sorulur, onlar da ilimleri olmadığı hâlde fetva verirler de hem kendileri dalâlete dü­şerler, hem halkı dalâlete düşürürler”[69]

Firabrî (320) şöyle der: Bize Abbâs ibn Fadl el-Herevî tahdîs edip şöyle dedi: Bize Kuteybe ibn Saîd tahdîs edip şöyle dedi: Bize Cerîr ibn Abdilhamîd, Hişâm ibn Urve’den yukarki Mâlik hadîsi tarzında tahdîs etti [70]

36- Bâb: İlim (Öğretmek)de Sırf Kadınlar İçin Gün Tâ’yîn Edilir Mi?
 

42-…….Ebû Saîd Hudrî (R) şöyle demiştir: Bir defa kadınlar Peygamber’e:

– Senin sözünü dinlemekte erkekler bize galebe ediyorlar, bi­nâenaleyh kendiliğinden bize bir gün tahsîs et, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah, kadınlara kendileriyle buluşacağı bir gün va’d ve ta’yîn etti. Kadınlar o ta’yîn edilen günde Peygamber’in yanına geldiler. O da kendilerine va’z etti ve onlara bâzı şeyler em­retti. Kadınlara söylediği sözler arasında: “İçinizden hiçbir kadın yok­tur ki, çocuklarından üçünü (âhirete kendinden) evvel yollasın da cehenneme karşı onun için bir siper peyda olmasın ” sözü vardı. Ka­dınlardan biri:

– İki çocuk da (öyle değil mi)? dedi. Rasûlullah (S):

– İki dânesi de (öyledir), buyurdu.

43-…….Bize Şu’be, Abdurrahmân ibni’l-Esbahânî’den; o da Zekvân’dan; o da Ebû Saîd Hudrî(R)’den; o da Peygamber(S)’den yukarıki hadîsi tahdîs etti.

Ve yine Şu’be, Abdurrahmân ibni’l-Esbahânî’den rivayet etti. Abdurrahmân şöyle demiştir: Ben Ebû Hâzım’dan işittim, o da Ebû Hureyre’den: Rasûlullah (mukayyed olarak): “Bulûğ çağına ulaşma­mış üç çocuk” buyurmuştur[71].

37- Birşey İşitip De Anlayamayan Kimsenin, O Şeyi Öğrenmek İçin İşittiği Zâta Tekrar Müracaat Etmesi Babı
 

44-…….Bize Nâfi’ ibn Umer (124) haber verip şöyle dedi: Ba­na İbnu Ebî Muleyke tahdîs edip şöyle dedi: Peygamber’in zevcesi Âişe, bilmediği herhangi birşeyi işitse, öğrenmek için muhakkak Peygamber’e müracaat ederdi. Bu cümleden olarak Peygamber (S): “Kim hesaba çekilirse azâb edilmiş olur” buyurdu. Âişe dedi ki: Bunun üze­rine ben: Allah Taâlâ “îşte böylesi kolay bir hesaba çekilir” (el lnşikaak: 84/8) buyurmuyor mu? dedim. Âişe dedi ki: Bunun üzerine Pey­gamber: “Bu senin dediğin ancak arzdır, yoksa her kim ince hesaba çekilirse helak olur” buyurdu [72].

38- Bâb: “Hâzır bulunup şâhid olanlar gaaib olanlara ilmi tebliğ etsin”. Bunu İbn Abbâs, Peygamber(S)’den söyledi [73].
 

45-……. Bana Leys tahdîs edip şöyle dedi: Bana Saîd el-Makburî, Ebû Şurayh(R-68)’den tahdîs etti. Ebû Şurayh Huzâî, Amr ibn Saîd ibni’1-Âs’a Mekke’ye Abdullah ibn Zubeyr’e karşı ordular sevkettiği sırada şöyle dedi: Ey Emîr, Mekke fethinin ertesi günü Rasûlullah(S)’ın ayağa kalkıp îrâd eylediği bir sözü (yânî hutbeyi) sana haber vermekliğime bana izin ver. O hutbeyi şu iki kulağım işitti, kal­bim belledi, söyleyeni de söylerken gözlerim gördü: Yüce Allah’a hamd ve sena ettikten sonra, şöyle buyurdu:

“Mekke’yi (tâ evvelden beri) haram eden Allah’tır. Onu haram kılan, insanlar değildir. Bundan dolayı Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kimse için Mekke’de ne kan dökmek, ne de bir ağaca balta vur­mak halâl olmaz. Şayet Rasûlullah burada harb etti diye ruhsat tara­fına kaçan biri bulunursa, ona: Allah yalnız Rasûl’üne izin vermiştir, size izin vermemiştir, deyiniz. Bana da yalnız bir günün bir saati içinde izin verdi. Ondan sonra bugünkü harâmlığı dünkü harâmhğı derece­sine döndü. Bu dediklerimi burada hâzır bulunup şâhid olanlar bura­da bulunmayanlara (ve müstakbel nesillere) tebliğ etsin”.

Ebû Şurayh’a: Amr ne dedi? diye soruldu. Amr da cevaben: Yâ Ebâ Şurayh, ben senden daha âlimim; Mekke hiçbir âsîyi, zimmetinde kan olan bir kaçağı, firar eden hiçbir hırsızı kurtaramaz, dedi [74].

46-…….Bize Hammâd, Eyyûb’dan; o da Muhammed ibnu Sî­rîn’den; o da Abdurrahmân ibnu Ebî Bekre’den; oda babası Ebû Bekre’den tahdîs etti. Peygamber zikrolundu (yânî Ebû Bekre, Peygamber’i zikretti de şöyle dedi): Peygamber(S) şöyle buyurdu :

“Şübhesiz kanlarınız, mallarınız -Muhammed ibn Sîrîn: Ebû Bek­re oğlunun şunu da söylediğini zannediyorum dedi- ve ırzlarınız, bu ayınızın içinde bu gününüzün harâmlığı kadar birbirinize haramdır. Dikkat edin, hâzır olanlarınız gaaib olanlarınıza (ve müstakbel nesil­lere) bunu tebliğ etsin. -Muhammed ibn Sîrîn: Rasûlullah (S) doğru söylemiştir, yânî O’nun emrettiği aynen vâki’ olmuş, bu tebliğ işi de­vam edip durmuştur, der idi.- Rasûlullah iki kerre: “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?” buyurdu [75].

39- Peygamber (S) Üzerine Yalan Söyleyen Kimsenin Günâhı Babı
 

47-……Ben Rıb’î ibn Hırâş(101-4)’tan işittim, şöyle diyordu: Ben Alî (R)’den işittim, şöyle diyordu: Peygamber (S): “Benim ağzımdan yalan söylemeyiniz. Her kim benim ağzımdan yalan söylerse cehen­neme girsin” buyurdu.

48-…….Bize Şu’be, Cami’ ibn Şeddâd (118)’dan; o da Âmir ibn Abdillah ibn Zubeyr(124)’den; o da babası Abdullah ibn Zubeyr(72)’den tahdîs etti. Abdullah (R) dedi ki: Ben Zubeyr ibn Avvâm(36)’a: Ben senden, fulân ve fulân kimselerin tahdîs eder olduğu gibi, Rasûlullah(S)’tan hadîs söylerken işitmiyorum, dedim. Zubeyr: Bana gelince, ben Rasûlullah’tan hiç ayrılmadım. Lâkin ben Rasûlullah’tan işittim ki, O: “Her kim benim ağzımdan yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın” buyuruyordu, dedi [76].

49-…….Bize Abdu’l-Vâris, Abdu’l-Azîz’den tahdîs etti. Şöyle demiştir: Enes (R) şöyle dedi: Yemîn olsun beni sizlere çok hadîs ri­vayet etmekten, Peygamber(S)’in “Her kim benim üzerime bilerek yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yerine hazırlansın” buyur­muş olması men’ etmektedir.

50- ……. Bize Yezîd ibn Ebî Ubeyd (146), Seleme ibnu’l- Ekva'(R-74)’dan tahdîs etti. O şöyle demiştir: Ben Peygamber(S)’den işittim, şöyle buyuruyordu:

“Benim söylemediklerimi her kim bana isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.”

51-…….Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) şöyle buyurdu:

“Benim adımı (kendinize yâhud birbirinize) isim takınınız, fakat künyemi (yânî “Ebu’l-Kaasım” künyesini) takınmayınız [77]. (Şu da bilinsin ki) her kim beni ru’yâda görürse, hakikatte beni görmüş olur. Zîrâ şeytân benim suretime temessül edemez. Bir de her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın”[78]

40- İlmin Yazılması Babı [79]
 

52-…….Bize Vekî'(197), Sufyân’dan; o da Mutarrıf(133)’dan; o da Şa’bî’den; o da Ebû Cuhayfe(R-72)’den haber verdi. O şöyle demiştir: Ben Alî’ye: Sizin yanınızda (Rasûlullah’tan kalan) bir kitâb, yazılmış bir şey var mıdır? diye sordum. Alî (R): Hayır, bizde Allah’ın Kitâbı’ndan, bir de müslümân olana verilen anlayıştan başka birşey yoktur. Bir de şu sahîfenin içindeki vardır, cevâbını verdi. Ebû Cuhayfe dedi ki: Ben: Peki, bu sahîfenin içinde ne var? diye so­runca: Onun içinde diyetin, esîri kurtarmanın ve bir kâfire bedel müslümânı katil olunmayacağının hükmü vardır, dedi [80].

53-…….Bize Şeybân (164), Yahya ibn Ebî Kesîr(129)’den; o da Ebû Seleme’den; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti ki (o şöyle demiştir): Huzâalılar Câhiliyyet günlerinde öldürülmüş bir müşrik Huzâalı’ya mukaabil Leys oğulları’ndan birini Mekke’nin fethi senesinde diğer bâzı rivayetlerin sevkine göre, fethin ertesi günü-öldürmüşlerdi. Bu hâdise Peygamber’e haber verildi. Peygamber he­men devesine binip hitâb ederek şöyle buyurdu: “Şübhesiz Allah katli yâhud fîli Mekke’den habs (yânî men’) etmiştir. -Katil ve fîl kelimele­rinden hangisinin söylendiğinde Ebû Abdillah Buhârî şübhe etti-[81] Ve Allah, Mekke ahâlîsine (bir kerre) Rasûlullah ile mü’minleri mu­sallat kıldı [82]. Haberiniz olsun, Mekke benden evvel hiçbir kimse için halâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için halâl olmaya­caktır. Biliniz ki o yalnız bir günün bir saatinde yalnız benim için ha­lâl olmuştur. Malûmunuz olsun ki, işte bu saatimde o benim için bile haramdır. Mekke’nin dikeni kesilmez, ağacına balta değdirilmez, yitiği kimse tarafından el uzatılıp alınamaz, meğer ki sahibini araya­cak için olur. O hâlde her kimin bir kimsesi katl olunursa iki şeyden hangisi kendisi hakkında hayırlı ise onu isteyebilir (yânî iki şey ara­sında muhayyerdir): Ya kendisine diyet verilir, ya maktulün ehli kaatili kısas ettirir”.

Bunun üzerine Yemen ahâlîsinden bir kimse geldi de: Yâ Rasûlallah, (bu söylediklerini) benim için yaz! dedi. Rasûlullah da: “Ebû Fulân (yânî Ebû Şah) için yazınız” buyurdu. Derken Kureyş’ten bir zât: Yâ Rasûlallah! Izhır (yânî Mekke ayrığı) müstesna olsun. Zîrâ biz onu evlerimizde ve kabirlerimizde kullanıyoruz, dedi. Bunun üzerine Peygamber(S): “Izhır otu müstesna, ızhır otu müstesna” buyur­du [83]. Ebû Abdillah Buhârî der ki: Kısas edilir ma’nâsma “Kaved” masdarından kaaf harfi ile “Yukaadu” denilir. Ebû Abdillah Buhârî’ye: Peygamber’in o şahıs için yazdığı hangi şeydir? diye soruldu da, Buhârî: Peygamber o zât için bu hutbeyi yazdırmıştır, dedi.

54-…….Bize Amr ibn Dînâr (126) tahdîs edip şöyle dedi: Ba­na Vehb ibn Mürıebbih (114), kardeşi Hemmâm ibn Münebbih(131)’den haber verdi. O şöyle demiştir: Ben Ebû Hureyre(R)’den işittim şöyle diyordu: “Peygamber’in sahâbîlerinden Peygamber’in hadîsini benim kadar toplayan bir kimse yoktur. Yalnız Abdullah ibn Amr müstesnadır. Çünkü o yazardı, ben yazmam”.

Hemmâm ibn Münebbih’ten gelen bu hadîsi rivayet etmekte Vehb ibn Münebbih’e Ma’mer ibn Râşid, Hemmâm ibn Münebbih’ten; o da Ebû Hureyre’den tarikiyle mutâbaat etmiştir.

55-…….Bana ibnu Vehb tahdîs edip şöyle dedi: Bana Yûnus ibn Yezîd, İbn Şihâb’dan; o da Ubeydullah ibn Abdillah’tan; o da ibn Abbâs’tan haber verdi. İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygam­ber (son hastalığında) ağrısı şiddetlenince: “Yazı yazacak şey getiri­niz, size öyle bir kitâb (vasıyyetnâme) yazayım ki, ondan sonra hiç dalâlette kalmayasmız” buyurdu. Umer (R): Peygamber’in hastalığı ağırlaştı. Bizim elimizde de Allah’ın Kitabı vardır. O bize yeter, de­di. Bunun üzerine oradaki sahâbîler ihtilâfa düştüler. Sözleri birbiri­ne karıştı. Rasûlullah (S): “Yanımdan savulun; benim yanımda nizâlaşmak olmaz” buyurdu. İbn Abbâs, bu sözleri râvî Ubeydullah ibn Abdillah’a nakl ettikten sonra odadan çıkmaya davranıp: “Âh ne büyük musibettir o musibet ki, Rasûlullah ile yazmak istediği ki­tâb arasına perde oldu” diyerek dışarı çıktı [84].

41- Geceleyin İlim Öğretmek Ve Va’z Etmek Babı
 

56-…….Bize Sufyân ibn Uyeyne, Ma’mer ibn Râşid’den; o da Zuhrî’den; o da Hind bintu’l-Hâris el-Firâsıyye’den; o da mü’minlerin annesi Ümmü Seleme(59)’den haber verdi.(Keza İbn Uyeyne de­di ki:) Amr ibn Dinar’dan ve Yahya ibn Saîd el-Ensârî’den; onlar da Zuhrî’den; o da Hind’den; o da Ümmü Seleme’den. Şöyle demiştir: Bir gece Peygamber (S) uyandı da: “Subhânallâh, bu gece ne fit­neler indi, ne hazîneler de açıldı! Hücrelerin sahibelerini (yânî mü’minlerin annelerini) uyandırınız. Dünyâda nice giyinik kadınlar vardır ki, âhirette çıplakdırlar” buyurdu [85]

42- İlim Uğrunda Gece Uyanık Kalıp Sohbet Ve Lâkırdı Eylemek Babı
 

57- …….Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir:

Rasûlullah (S) hayâtının sonunda bir kerre bize yatsı namazını kıldırdı. Selâm verince ayağa kalktı ve: “Bu gecenizi görüyorsunuz ya, işte bu gecenizden i’tibâren yüz sene başında (bu gün) yeryüzünde olanlardan hiçbir kimse kalmıyacaktır” buyurdu [86].

58-…….İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Bir gece Peygamber’in zevcesi teyzem Meymûne bintu’l-Hâris’in evinde geceledim. Peygam­ber o gece nevbeti dolayısiyle onun yanında idi. Peygamber (mescidde) yatsı namazını kıldırdıktan sonra evine geldi. Dört rek’at namaz kıldıktan sonra uyudu. Sonra kalktı. “Çocuk uyudu mu?” dedi, yâhud buna benzer bir söz söyledi. Sonra namaza durdu; ben de sol tarafına durdum. Beni sağ tarafına geçirip beş rek’at kıldı. Ondan sonra da iki rek’at kıldı, ondan sonra uyudu. O kadar ki, horultusu­nu, duydum. Ondan sonra namaz kıldırmak üzere (mescide) çıktı [87].

43- İlmi Hıfz Edip Bellemek Babı
 

59-…….Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: İnsanlar “Ebû Hureyre çok hadîs rivayet ediyor” deyip duruyorlar. Hâlbuki Allah’ın Kitâbı’nda şu iki âyet olmasaydı hiçbir hadîs nakletmezdim. Ebû Hu­reyre bu sözden sonra: “Hakikat, indirdiğimiz o açık açık âyetleri­mizi ve doğruyu biz Kitâb’da insanlara onu pek aşikâr bir surette bildirdikten sonra gizleyenler, işte onlara hem Allah lâ’net eder ve hem la ‘net etmek şânından olanlar la ‘net eder. Ancak tevbe edenler, düzeltenler ve (hakikati gizlemeyip) iyice açıklayanlar başka. Ben ar­tık onların günâhlarından geçerim. Ben en çok tevbeyi kabul edenim, en çok merhamet eyleyenim” (el-Bakara: 2/159-160) âyetlerini okuyup, şöy­le derdi: Muhacir kardeşlerimizi çarşılarda alış veriş etmek işi meş­gul ederdi. Ensâr kardeşlerimizi de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hureyre ise karın tokluğuna Rasûlullah’tan ayrılmazdı da, on­ların hâzır bulunmadıkları meclislerde hâzır bulunur ve onların belleyemedikleri sözleri bellerdi[88].

60- Bize Muhammed ibn Ibrâhîm ibn Dînâr (182), İbn Ebî Zi’b(159)’den; o da Saîd el-Makburî’den; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti. O şöyle demiştir: Yâ Rasûlallah, ben senden birçok hadîs işitiyorum da unutuyorum, dedim. “Ridânı yay!” buyurdu. Yaydım, iki eliyle bir şey avuçlayıp attı. Sonra: “Topla!” diye emretti. Ridâmı topladım. İşte ondan sonra artık hiçbirşey unutmadım.

Bize Ibrâhîm ibnu’l-Munzir tahdîs edip şöyle dedi: Bize Ibnu Ebî Fudeyk tahdîs edip bu hadîsi rivayet etti. Bu rivayete Ebû Hureyre: Rasûlullah eliyle bir şey avuçladı da ridânın içine attı, demiştir.

61-…….Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah(S)’tan iki kab ilim belledim. Bunlardan birini neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım kesilirdi [89].

44- Alimler(in Söyleyecekleri Şeyler) İçin Susup Dinlemek Babı
 

62-…….Bana Aliyyu’bnu Müdrik (120), Ebû Zur’a’dan; o da Cerîr(R)’den haber verdi ki, Veda haccmda Peygamber (S) Cerîr’e: “insanları sustur da dinlesinler” diye emretti. (Halk sükût ettikten sonra da): “Benden sonra birbirinin boynunu vuran kâfirlere dönmeyiniz” buyurdu [90].

45- İnsanların En Âlimi Hangisidir? Diye Sorulduğu Zaman Âlim Kişiye Müstehâb Olan Şey, İlmi Allah’a Dayandırmasıdır Babı
 

63-…….Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir: Ben Ibn Abbâs’a: Nevf el-Bikâlî, Hızır’ın sahibi olan Musa, Isrâîl oğulları’nın Musa’sı de­ğildir; o ancak başka bir Musa’dır iddiasında bulunuyor, dedim. Bu­nun üzerine îbn Abbâs şöyle dedi: Allah’ın düşmanı yalan söylemiştir. Bize Ubeyy ibn Ka’b, Peygamber(S)’den tahdîs etti ki, şöyle buyur­muştur:

“Musa Peygamber bir kerre israil oğulları içinde hutbeye kalk­mıştı. Kendisine: İnsanların hangisi en âlimdir? diye soruldu. En âlim benim, diye cevâb verdi. Bu hususta (Allah en iyi bilendir diyerek) ilmi Allah’a havale etmediğinden dolayı Allah ona tevbîh etti. Allah ona: ‘iki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir’ diye vahyetti. Musa: Yâ Rabb, ona nasıl yol bulayım? dedi. Ona: ‘Bir zenbîl içinde bir balık taşı, onu nerede kaybedersen, o ku­lum oradadır’ denildi. Musa gitti. Hizmetçisi Yûşâ ibn Nün (aleyhi’s-selâm)’ı da beraberinde götürdü. Bir zenbîl içine bir balık koyup yüklendiler, (îki denizin bitiştiği yerdeki) kayanın yanına varınca baş­larını yere koyup uyudular. Derken balık zenbîlden sıyrıldı ve deniz içinde kendine su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yol aldı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Musa ile hizmetçisine hayret edilme­ğe değer acîb bir şey olmuştu [91]. Uyandıktan sonra o gecenin bakıyyesi ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Musa hizmetçisine: Kuşluk yemeğimizi getir, andolsun bu seferimizden bir yorgunluğa kavuştuk, dedi. Hâlbuki Musa, emrolunduğu o yerin ötesine geçinceye kadar yorgunluk duymamıştı. Hizmetçisi: Ne dersin, taşın dibinde barındı­ğımız zaman balığı (n gittiğini haber vermeyi) unuttum, dedi. Musa: Zâten istediğimiz bu idi, dedi[92]. Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına vardıklarında bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş -yâhud elbisesine bürünen- bir zât duruyor. Musa selâm verdi. Hızır:

‘Acâib! Bu senin bulunduğun yerde selâm nere­den?’dedi.

‘Ben Musa’yım’ dedi. O:

‘Isrâîloğullan’nın Musa’sı mı?’ diye sordu.

‘Evet’ dedi. Musa ona:

‘Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi’ olayım mı?’ dedi. Hızır:

‘Doğrusu sen be­nim beraberimde asla sabredemezsin yâ Musa. Bende Allah ‘in bana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah’ın sana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki, onu da ben bilemem’ cevâbı­nı verdi. Musa:

‘Allah isterse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmiyeceğim’ dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yakınlarına bir gemi uğradı. Kedilerini de yükle­meleri için gemicilerle konuştular. Hızır gemiciler tarafından tanın­dı. O ikisini ücretsiz olarak gemiye aldılar. O sırada bir serçe geminin kenarına konup, denizden bir iki yudum su aldı. Hızır:

“Yâ Musa, benim ilmimle senin ilmin, Allah’ın ilmini bu serçenin denizden aldı­ğı bir yudum kadar bile eksiltmez’ dedi. Ondan sonra geminin tahta­larından birini el uzatıp söktü. Musa:

‘Bizi gemilerine ücretsiz almış olan bir topluluğun gemilerine kasdedip, içindekileri batırmak için mi deliyorsun?’dedi. Hızır:

‘Ben sana sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?’ dedi. Musa:

‘Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme’ dedi. Vakıada Musa’nın bu ilk muhalefeti unutma eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk, diğer çocuklarla oynu­yor. Hızır, çocuğun başını yukarısından tuttu ve başını eliyle kopar­dı. Musa:

‘Tertemiz bir canı, diğer bir can karşılığı olmaksızın öl­dürdün ha?’ dedi. Hızır:

‘Ben sana, sen beraberimde asla sabrede­mezsin demedim mi?’dedi. -Ibn Uyeyne: Bu ikincisi daha te’kîdlidir, dedi.- Yine gittiler, nihayet bir köye gelince, ahâlîsinden yemek iste­diler. Ahâlî onları müsâfir etmekten çekindiler. Hızır ile Musa orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır o duvarı doğrulttu: Hızır eliyle işaret ederek onu doğrultuverdi. Musa Hızır’a:

‘Eğer is­teseydin bunun için bir ücret alabilirdin’dedi. Hızır:

işte bu benim­le senin aynlışımızdır’ dedi”.

Peygamber (S) (kıssayı buraya kadar naklettikten sonra):

“Al­lah Musa’ya rahmet eylesin. Çok arzu ederdik ki, keşki sabredeydi de aralarında geçecek maceralar (Allah tarafından Kur’ân’da) bize hikâye olunaydı” buyurdu [93].

46- Kendisi Ayakta İken Oturmakta Olan Bir Âlime Suâl Soran Kimse Babı
 

64-…….Ebû Musa (R) şöyle demiştir: Peygamber’e bir kimse geldi ve: Yâ Rasûlallah! Allah yolunda kıtal ne demektir? Kimimiz öfkesine kapılarak, kimimiz arından dolayı kıtal yapıyor? diye sor­du. Rasûlullah (S) soran kimseye doğru başını kaldırdı. -Râvî der ki [94]: Başını ona doğru kaldırması sırf soran kimsenin ayakta bulunduğundan dolayı idi.- Ve: “Her kim Allah ‘m kelimesi en yüksek ol­sun diye kıtal yaparsa, onunkisi aziz ve celîl olan Allah yolundadır” buyurdu [95].

47- Haccda Küçük Taşları (Cemreleri) Atma Sırasında Suâl Ve Cevâb Babı
 

65-…….Abdullah ibn Amr (R) şöyle demiştir: Ben Peygam ber(S)’i Minâ’da cemrenin yanında gördüm, kendisine suâller soru­luyordu: Bir kimse: Yâ Rasûlallah, cemreyi atmadan önce kurbân kestim, dedi. Rasûlullah: “Cemreyi at, günâhı yok” buyurdu. Diğer biri: Kurbân kesmeden önce tıraş oldum, dedi. Rasûlullah: “Kurbâ­nı kes, günâhı yok” buyurdu. Peygamber’e o gün öne geçirilmiş yâhud geriye bırakılmış hiçbir şey sorulmadı ki (cevâbında) “Yap, günâhı yok” buyurmasın [96].

48- Yüce Allah’ın: “Sana ruhu sorarlar. De ki: Ruh Rabb’ımm emrindendir. Size az bir ilimden başkası verilmemiştir” (el-İsrâ: 17/85) Kavli Babı
 

66-…….Abdullah ibn Mes’ûd (R) şöyle demiştir: Ben Peygam­ber (S)’in maiyyetinde Medîne harabelerinde yürüyordum. Peygam­ber beraberinde bulunan hurma dalından bir deyneğe dayanıyordu. Derken bir kaç Yuhûdî’ye rastladı. Bir takımı diğer takımına: O’na ruhu sorun, dedi. Bir takımı da: O’na birşey sormayın, bunun hakkında hoşlanmayacağınız birşey söyler, dedi. Bunun üzerine biri kal­kıp: Yâ Ebâ’l-Kaasım, ruh nedir? diye sordu. Peygamber sükût etti. Kendi kendime: O’na şübhesiz vahy. olunuyor, dedim. Ve yanından kalktım. Vahiy hâli sıyrılınca: “Sana ruhu sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Onlara az bir ilimden başkası verilmemiştir” (el-lsrâ: 17/85) âyetini söyledi. Râvî A’meş: Bizim okuyuşumuzda işte böyle “Ve mâ ûtû (= Onlara verilmedi…)” şeklindedir, dedi [97].

49- Bâzı İnsanların Anlayışlarının Kısa Olması Ve Terkten Daha Şiddetli Bir Hâle Düşmeleri Endîşesinden Dolayı Üstün Kılınmış Bâzı Şeyleri Yapmayı Yâhud İlân Etmeyi Terkeden Kimse Babı
 

67-…….el-Esved (75) şöyle demiştir: ibn Zubeyr bana: Âişe sana çok sırr söyler idi. Binâenaleyh o sana Ka’be hakkında ne tahdîs et­ti? dedi. Ben de ona şunu söyledim: Âişe bana dedi ki: Peygamber (S): “Yâ Âişe, şayet kavminin zamanları yakın olmasaydı -îbn Zu­beyr; küfre yakın olmasaydı dedi- muhakkak Ka’be’yi bozar ve ona biri insanların gireceği, diğeri de çıkacakları iki kapı yapardım” bu­yurdu, işte Ibnu Zubeyr Peygamber’in bu arzusunu yerine getirmiş­tir [98].

50- Anlayamamalarından (Hoşlanmadığı Ve Bu Yüzden Aktarılmasını Hoşgörmediği İçin) İlmi, Bir Topluluktan Başka Bir Topluluğa Tahsis Eden Kimse Babı
 

Ve Alî (İbn Ebî Tâlib-R): “İnsanlara anlayabilecekleri şeyler söyleyiniz. Siz Allah ve Rasûlü’nün tekzîb olunmasını arzu eder misiniz?” demiştir.

Bize Ubeydullah ibnu Musa, Ma’rûf ibn Harrabûz’dan; o da Ebu’t-Tufeyl(110-R)’den; o da Alî (İbn Ebî Tâlib R)’den bu sözü tahdîs etti [99].

68-…….Katâde şöyle demiştir: Bize Enes ibn Mâlik (R) şöyle tahdîs etti:

Muâz ibn Cebel, deve üstünde Peygamber’in terkisinde iken, Pey­gamber (S):

– Yâ Mûaz ibne Cebel! diye nida etti. Muâz:

– Lebbeyk yâ Rasûlallah, ve sa’deyk, dedi. Peygamber yine:

– Yâ Muâz! diye çağırdı. Muâz:

– Lebbeyk yâ Rasûlallah ve sa’deyk, dedi. Bu üç kerre vâki’ oldu. Üçüncüde Rasûlullah.

– Hiçbir kimse yoktur ki, kalbinden tasdik ederek Allah ‘tan baş­ka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Rasûlullah olduğuna şehâdet etsin de Allah onu ateşe haram etmesin, buyurdu.

Muâz:

– Yâ Rasûlallah, bunu insanlara haber vereyim de sevinsinler mi? dedi.

– Haber verdiğin takdirde buna güvenirler, buyurdu. Muâz ibn Cebel, bunu ölümüne yakın günâhtan sıyrılmak için haber verdi.

69-…….Ben Enes (R)’ten işittim, şöyle dedi: Bana zikrolundu ki, Peygamber (S), Muâz’a:

– Allah’a hiçbir şey ortak kılmıyarak Allah’a kavuşan kimse, cennete girdi, buyurmuştur.

Muâz:

– Bunu insanlara müjdeleyeyim mi? dedi. Rasûlullah:

– Hayır, çünkü ben onların buna güvenmelerinden endîşe ede­rim, buyurdu [100]

51- İlim (Öğrenip Öğretmek)de Haya Babı
 

Ve Mucâhid ibn Cebr: “Haya eden de, büyüklük taslayan da ilim öğrenemez” demiştir. Âişe (R) de: “Ensâr kadınları ne iyi kadınlardır! Hayaları kendilerini dînde fakîhler (derin âlimler) olmalarından men’ etmedi” demiştir[101]

70-…….Bize Hişâm, babası Urvetu’bnu’z-Zubeyr’den; o da Üm­mü Seleme(R)’den tahdîs etti. Şöyle demiştir: Ümmü Suleym (R) Rasûlullah’ın yanına geldi de: Yâ Rasûlallah! “Allah hakktan haya etmez” (el-Ahzâb: 33/53). Bir kadın ihtilâm olursa yıkanması îcâb eder mi? diye sordu. Peygamber (S): “Suyu gördüğünde (evet)” cevâbını ver­di. Ümmü Seleme utancından yüzünü örterek: Yâ Rasûlallah! Kadın da ihtilâm olur mu? dedi. Rasûlullah: “Evet. Sağ elin toprağa gel­sin! Bu olmasa çocuğu kendisine nasıl benzeyebilir?” buyurdu.

71-…….Abdullah ibn Umer (R)’den (ki o şöyle demiştir): Ra­sûlullah (S): “Ağaçlardan bir nevi’ vardır ki yaprağı düşmez, o ağaç müslümânın benzeridir. Nedir o, bana söyleyin” buyurdu, insanlar çöldeki ağaçlan saymağa daldılar. Benim kalbime onun hurma ağacı olduğu düştü. Abdullah dedi ki: Fakat ben söylemeğe utandım. Yâ Rasûlallah, onu bize haber ver, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (S): “O, hurma ağacıdır” buyurdu. Abdullah dedi ki: Müteakiben babama gönlüme düşen şeyi söyledim. Babam: Vallahi onu söylemiş olmaklığın bana, benim şu, şu şeylerim olmasından daha sevimli olur­du, dedi[102].

52- Âlime Bizzat Kendisi Bir Şey Sormaktan Utanıp da Sorma İşini Başkasına Emreden Kimse Babı
 

72-…….Alî ibn Ebî Tâlib (R) şöyle demiştir: Ben çok mezîsi olan bir adam idim. Peygamber’e sormasını Mıkdâd ibnu’l-Esved’e emrettim. O da sordu. Peygamber (S): “Abdest alması îcab eder” buyurmuştur[103].

53- Mescid İçinde İlim Takrir Etmek Ve Herhangi Bir Suâlin Cevâbını Zikretmek Babı
 

73-…….Bize Abdullah ibn Umer ibn Hattâb’ın azâdlısı Nâfi’, Abdullah ibn Umer (R)’den tahdîs etti (ki şöyle demiştir): Bir kimse mescidde ayağa kalktı ve: Yâ Rasûlallah, nereden ihrama girip telbiye etmemizi emrediyorsun? diye sordu. Rasûlullah (S): “Medine ahâlîsi Zu’l-Huleyfe’den, Şam ahâlîsi Cuhfe’den, Necd ahâlîsi Karn’dan itibâren telbiye etsinler” buyurdu. Abdullah ibn Umer der ki: Rasû­lullah’m: “Yemen ahâlîsi Yelemlem’den i’tibâren telbiye etsinler” buyurduğunu da söylüyorlar. İbn Umer: Ben bu son sözü Rasûlul­lah’tan anlamadım, der idi.

54- Suâl Soran Şahsa, Sorduğu Şeyden Fazlasıyla Cevâb Veren Kimse Babı[104]
 

74- Bize Âdem (ibn Ebî İyâs) tahdîs edip şöyle dedi: Bize İbnu Ebî Zi’b, Nâfi’den; o da İbn Umer (R)’den; o da Peygamber (S)’den tahdîs etti. Ve keza (Âdem, o da ibn Ebî Zi’b’den), o da Zuhrî’den; o da Sâlim’den; o da İbn Umer’den (şöyle demiştir): Bir kimse Peygamber’den: İhrama giren (insan) ne giyer? diye sordu. Peygamber (S): “Ne gömlek, ne sarık, ne don, ne bornus, ne çehrî veya zağferân ile boyanmış bir kumaş giyer. Na’leyn bulamadığı takdirde mest giysin ve onları topukların altına varıncaya kadar kessin” buyurdu.

——————————————————————————–

[1] el-Câmi’u’s-Sahîh’dekı kitâbların hepsinin medarı (dönüp dolaşması) ilim üze­rine olduğu içindir ki, Buhâri bu ilim Kitâbı’nı, bundan sonraki kitâbların önü­ne geçirmiştir. Bunu niçin İmân Kitâbı’nın da önüne geçirmedi? dersen, îmân mükellef üzerine ilk vâcib olan şey olduğu için, yâhud mutlak olarak işlerin en faziletlisi, en şereflisi olduğu içindir derim. Nasıl böyle olmaz ki, îmân, ilimce de amelce de her hayrın başlangıcı, küçük büyük her kemâlin menşeidir. Vahiy Kitâbı’nın en öne geçirilmesine gelince, îmânı ve dîn ile ilgili her şeyi tanıma, ancak vahye dayandığı için, yâhud semâ’dan bu ümmete inen ilk hayr, vahy olduğu içindir (Kirmani, Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/213.

[2] Buhârî, ilmin faziletini beyân hususunda iki âyeti zikretmekle yetindi. Çünkü Kur’ân, kat’î olan hüccetlerin en kuvvetlisidir. Nefyetmede de, isbât etmede de Kur’ân’la istidlal etme, başkalarıyla istidlalden daha kuvvetlidir (Kirmânî, Aynî).

İlk âyetin baş tarafı şöyledir:

“Ey îmân edenler, size meclislerde ‘yer açın’ denildiği zaman genişleyin ki, Allah da size genişlik versin. ‘Kalkın’ denilince de kalkıverin…”

Bu âyetin tefsîri sırasında Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, ilmin fazile­tiyle ilgili birçok hadîsler sıralamıştır: VI, 4790-4797.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/213-214.

[3] Hadîsin başlığa uygunluğu meydandadır. Bu hadîsten birçok hükümler alınmıştır: Sorana öğretmenin vücûbu, âlim meşgul bulunduğu müddetçe ona herhangi bir-şey sormaması öğrencinin âdabından olduğu; çünkü konuşmakta olduğu konu­yu tamamlayıncaya kadar sözünü kesmemesi dinleyenlerin hakkı olduğu, öğrenci sormasında katı ve sert bile olsa öğretmenin ona yumuşak ve rıfk ile muamele etmesi, âlimin cevâbda genişletme yapabileceği, cevâb vermekte kaadî, müftî ve müderrisin soru soranların öncelik sıralarını gözetmeleri gerekeceği…

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/215.

[4] Müslim’deki rivayetlerin birinde gösterildiği üzere, bu sefer, Mekke’den Medi­ne’ye dönüş idi. Vakti giren namaz da ikindi namazıydı. Bâzıları konak yerine varır varmaz hemen acele ile abdest almağa başlamışlar, ökçeleri ıslanmamış olanları bile varmış. Müslim’in rivayetinde bu inzardan sonra sarahaten Abdesti eksiksiz alın.'”tenbüıi de vardır: Müslim Ter., 1,323-324; “Tahâre, iki ayağı kemâliyle yıkamanın vücûbu babı”, 26(241).

Bu hadîsten: Abdestte iki ayağı tam yıkamanın vücûbu, temizliği her orga­na tam yaygınlaştırmanın vücûbu, cesedin azâb olunacağı, ilim münazarasında gerektiğinde ses yükseltmenin cevazı, âlimin farzlar ve sünnetlerin zayi’ edilmesi­ni gördüğünde bunu yüksek sesle reddedebileceği, te’kîd ve vücûbunda mübala­ğa olmak üzere mes’elenin tekrar tekrar söylenebileceği gibi hükümler alınmıştır. (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/215.

[5] Bu, muhaddisin haddesenâ, ahbaranâ ve enbeenâ sözleri arasında fark var mı­dır, yoksa hepsi bir midir hususunu beyân babıdır.

Bu babı Kitâbu’l-İlm’de mutlak olarak zikretmesi, kitabını Peygamber’­den rivayet edilmiş müsned hadîsler üzerine bina ettiğine tenbîh içindir. Bunun İlim Kitabı ile münâsebeti açıktır. Çünkü bu, muhaddisin lügat ve ıstılah yö­nünden mezkûr lâfızlar arasındaki farkı bilme hususunda muhtaç olacağı şey­ler cümlesindendir. Buhârî “Bu ta’bîrlerin hepsi birdir, aralarında fark yoktur” görüşünü tercîh etmiştir. Buhârî bu görüşü, üstadı Humeydî’den; o da kendi üstadı Sufyân ibn Uyeyne’den nakletti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/216.

[6] Bunlar arka arkaya üç ta’lîktir. Buhârî bunları sahâbînin bazen haddesenâ, ba­zen de semi’tıı demekte olduğuna, binâenaleyh bunun da sahâbîlerin bu sîgalar arasında fark gözetmediklerine delâlet ettiğine tenbîh olmak üzere getirdi. Bi­rinci ta’lîki, Kader Kitâbı’nda, ikinciyi Cenâiz Kitâbı’nda, üçüncüyü de Rikaak Kitâbı’nda vasletti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/216.

[7] Bunlar da diğer üç ta’lîktir ki, bunları da an’anenin, yânî “an fulanin, an fulanın” ta’bîrlerinin, -bu fulânların buluşmaları sabit olduğu zaman- vasl ifâde ettiğine tenbîh için getirmiştir. Buhârî bu üç ta’lîki de Tevhîd Kitâbı’nda vasletmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/217.

[8] Bu hadîste, üstadın talebeden, talebenin de üstâddan işitmesini tahdîs ta’bîriyle ifâde etmesi vardır. Çünkü Peygamber, sahâbîlere hitaben: “Bana tahdîs edin” buyurdu; onlar da Peygamber’e: “Bize tahdîs et” dediler.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/217.

[9] Başlığa uygunluğu “Onun ne olduğunu bana tahdîs ediniz” ve “Yâ Rasûlal­lah! Onun ne olduğunu bize tahdîs et” sözlerindedir. Başlık tahdîs, ihbar ve in-bâ diye üç lâfızladır; hâlbuki hadîste tahdîs’ten başka lâfız yoktur dersen, ben: Hadîsin lâfızları muhteliftir, bütün yolları toplanırsa bu ta’bîrlerin hepsi de bulunur derim.

Bu hadîsten:Âlimin, anlayışlarını denemek için ve onları düşünmeye rağbetlendirmek için talebelerine soru sormasının müstehâblığı, büyüklere ta’zîm gösterip yanlarında gereksiz konuşmamak, bir maslahatı kaçırmaya götürmedi­ği müddetçe, hayanın müstehâblığı, cevâbını beyân etmekle beraber bilmecenin cevazı, daha iyi anlatmak ve zihinlerde ma’nâları sû’retlendirmek için misâller getirip beyân etmenin cevazı, kendinden aşağıdaki kişilerin idrâk etmekte oldukları bâzı şeylerin büyük âlime bazen gizli olabileceği; çünki ilmin ilâhî bir hibe ve Rahmani bir mevhibe olduğu: “Lütuf ve inayet muhakkak Allah’ın elindedir; onu kime dilerse ona verir” (Âli İmrân: 3/73; el-Hadîd:57/29) gibi hükümler alınmıştır (Aynî)

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/218.

[10] Selefin bâzısı ancak üstâdların lâfızlarından işittikleri söze i’tibâr etmişlerdir de üstâdların huzurunda okunanlara i’tibâr etmemişlerdir, işte bu sebebledir ki Buhârî, Üstâdların huzurunda okunanların da cevazına dâir bu babı açtı ve bun­dan Hasen Basrî’nin “Âlimin huzurunda okumakta be’s yoktur” sözünü getirdi. Bu sözü ta’lîk yaptıktan sonra, müsned olarak da sevk eyledi. Keza Sufyân es-Sevrî’den ve İmâm Mâlik’ten de mevsûlen zikretti ki, bu iki imâm, âlimden işit­mek ile âlimin huzurunda okumayı müsâvî kılmışlardır… (İbni Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/219.

[11] Burada “sakk”dan (belki de bugün “çek” dediğimiz şeyden) murâd, içinde bir hakkı i’tirâf ve ikrar eden kimsenin ikrarı yazılı bulunan mektûbdur. O ikrar ediciye, içindeki kendi ikrarı yazılmış olan mektûb okunduğu zaman, kendisi yazılan bu sözleri bizzat telâffuz etmemiş olsa da “Evet buna şehâdet caiz oldu” der. İşte bunun gibi, âlimin huzurunda okunduğu ve onun da bu okunan sözle­ri ikrar ettiği zaman artık o sözleri kendinden rivayet etmesi sahîh olmuştur (İbn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/220.

[12] Buhârî, bâzılarının Dımâm ibn Sa’lebe hadîsiyle âlim huzurunda okumaya hüccet getirmelerini zikredince, hadîsin tamâmını burada getirdi.

Buhârî bu babın başında ilmi elde etme yollarından semâ’, kıraat veya arz yollarını zikretmişti. Bundan sonra munâvele ve mükâtebe yollarını zikredecektir. Hadîsi elde etme yolları, sırasıyla şu sekiz çeşitte toplanır:

a- Semâ’: Hadîsi bizzat üstadın ağzından işitme.

b- Huzurda okuma: Şeyhinden rivayet edebilmek için yazdığı hadîsleri üs­tadın huzurunda okuyup tasdîkından geçirmek; buna arz etmek de denir.

c- İcazet: Üstadın semâ’ ve kıraat olmaksızın -özel kaaideleri dâhilinde- bü­tün veya bâzı rivayetlerini öğrencinin rivayet etmesine izin vermesi.

ç- Munâvele: Üstadın rivayetine izin vereceği bir kitabı öğrencisine kendi eliyle vermesidir.

d- Kitabet yâhud mükâtebe: Üstadın kendi işittiği hadîslerinin tamâmını veya bir kısmını hâzır veya gaaib bir kimse için yazması veya yazdırmasıdır.

e- İ’lâm yâhud İ’lâmu’ş-Şeyh: Üstâd kendisinden rivayete izin vermeksi­zin, fulân hadîsi veya hadîsleri veya hadîs kitabını fulân üstadından işitmiş ol­duğunu bildirmesidir.

f- Vasıyyet: Üstadın rivayet ettiği bir kitabı veya cüz’ü, sefere çıkarken ve­ya vefat ederken bir şahsa vasıyyet yoluyla bırakmasıdır.

g- Vicâdet: Bir üstadın bir râvînin kendi el yazısıyle yazılmış bir kitabının veya bâzı hadîslerinin, başka bir kimse tarafından bulunması ve elde edilmesidir. Bu yollarla elde edilen hadîsleri rivayette ayrı ayrı ta’bîrler ve elde ediliş yollarını işaret eden eda ta’bîrleri vardır. Bu eda ta’bîrlerinin hadîsin sağlamlık, değer ve güvenilirliğinde çok ehemmiyetleri vardır. Bunlar Hadîs Usûlü ilminde etraflıca öğretilir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/220-221.

[13] Sa’d ibn Bekr oğulları Peygamber’imizin süt dayılarının kabîlesidir. Süt annesi Halîme es-Sa’diyye onlardandır. Sa’d oğullarının îmânı, ibn İshâk’ın beyânına göre, hicretin dokuzuncu senesinde Huneyn gazasından sonra vâki’ olmuştur. Dımâm’ın “îmân ettim” demesi ihbar mıdır, inşâ mıdır? Buhârî’nin anla­dığı gibi ihbar ise, Sa’d oğullan nezdine Peygamber tarafından da’vet ve ta’lîm için gönderilen zât vâsıtasıyle îmân etmişler, Dımâm da İslâm’ın rükünlerini bir de vasıtasız olarak doğrudan doğruya Peygamber’in ağzından işitmeğe kavmi tarafından gönderilmiş demek olup, bu sözüyle îmân etmiş olduğunu haber vermiş oluyor. Eğer diğer bâzı muhaddislerin anladığı gibi inşâî ise, îmânı -suâllerinin cevâblarını aldıktan sonra- Peygamber’in huzurunda vâki’ olmuş; kendisini gön­deren kavmi de ondan sonra îmâna gelmiş demektir. İbn İshâk’ın İbn Abbâs’tan yaptığı rivayet de bunu te’yîd eder. Bu tarîkten gelen hadîsin sonunda

“Suâllerini sorup cevâblarını aldıktan sonra “Eşhedu en-lâ-ilâhe ille’llâh ve eş-hedu enne Muhammeden abduhu ve Rasûluhu” dediği zikrediliyor. Keza Müs­lim’in başka tarîk ile yine Enes’ten rivayetinde = Senin gönderdiğin kimse iddia ediyor ki.” demiş oluyor ki, bu zeame( = iddia ediyor) lâfzı kendi­sinin de, kavminin de Peygamber’in elçisine henüz inanmayıp, işi anlamak için Dımâm’ın Peygamber huzuruna kavmi tarafından gönderildiğini sezdiriyor. Her ne’hâl ise, bu Dımâm ibn Sa’lebe muamelesi, hitâb ve suâldeki kabalığıyle bera­ber, hakkında İbn Abbâs: = Dımâm ibn Sa’lebe’den efdal hiçbir vâfidin geldiğini işitmedik” diyor. Onun bu fazileti bütün kavminin îmânına sebeb olmasıdır (Ahmed Naîm, Tecrid Ter., 1,60-61).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/222-223.

[14] Buhârî, babın isminden sonra zikrettiği ta’lîkleri Sahih”inin başka yerlerinde vasletmiştir. Burada müfreze kumandanına verilen yazılı mektûb hadîsini de Sa­hihinde mevsûlen getirmedi. Bu sahîh hadîsi Beyhakî ile Taberânî vasletmişlerdir.

Peygamber Bedr’den evvel bir müfrezeyi Nahle Vâdîsi’ne gönderdi. Müf­reze kumandanı Abdullah ibn Cahş’a, Medine’den iki gün ayrıldıktan sonra mek­tubu açıp, içindeki emre göre hareket etmesini emretmişti. O da Medine’den iki konak ayrıldıktan sonra mektubu açmış ve sekiz sahâbîden ibaret olan müfre­zesine okuyup Peygamber’in emirlerini haber vermiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/223-224.

[15] Bu hadîsten “munâvele”ye delâlet ciheti şudur: Peygamber mektubu elçisine karşı okumadı, lâkin mektubu elçiye uzatıp verdi ve ona mektubun içindekileri kendisine isnâd etmesine ve “Bu, Rasûlullah’ın mektubudur” demesine icazet verdi.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/224.

[16] Hadîs, başlığın son cüz’üne uymaktadır. Bu hadîsten: İlmi yazıp memleketlere göndermenin cevazı, kâfirlere mektûb yazmanın cevazı, devlet başkanının kaadîlelerin, hâkimlerin kendi yazılarına mühür basmalarının cevazı, erkeklerin mühürleme sırasında gümüşten mühür yüzük kullanmalarının cevazı gibi hü­kümler alınmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/224-225.

[17] Bu hadîsten de: Bir ilim halkasına oturan kimsenin Allah’ın yakınında ve hima­yesinde olduğu, ve onun meleklerin üzerine kanatlarını açacakları kimselerden olduğu, âlimin de öğrenciyi böyle barındırıp korumasının vâcib olduğu; bir âli­min meclisine oturmak istenip de bundan utanan kimseye, bu yüksek hayasın­dan dolayı Allah’ın da ona azabdan haya edeceği; âlimin ilim meclisinde oturmaktan yüz çevirenden Allah’ın da yüz çevireceği; ilim halkasında daha iyi işitmek için büyüğe yakın oturmanın müstehâblığı; ilim meclisinin kenarına otur­mak ve kimseyi yerinden kaldırmamanın güzel edeblerden olduğu; ilim halka­sında boş yer bırakmayanlara ve hayır talebinde sıkışanlara övgünün cevazı; âlimin, meclistekilerin soru sormasından evvel ilmi anlatmaya başlaması… gibi hükümler alınmıştır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/225-226.

[18] Kirmânî şöyle dedi: Buhârî başlıktaki hadîsi muallak olarak getirdi. Bu, ya da­ha sonra isnâdıyle zikrettiği hadîsi ma’nâ ile nakletmek bâbındandır, yâhud da yanında başka bir tarîkden sabit olmuş bir hadîstir. Bunun bir rivayeti Tirmizî’de, Abdullah ibn Mes’ûd’dan gelmiştir. Bu hadîs, Buhârî’nin “Hacc Kitâbı”nda Minâ Hutbesi babında, Ebû Bekre (R)’ den gelmiş mevsûl bir hadîstir (Aynî, Umdetu’l-Kaarî, I, 417-418).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/226.

[19] Bu hadîste tahdîs ve an’ane yolları vardır. Buhârî bunu Hacc, Tefsir, Fiten ve Bed’u’1-Halk kitâblarından da tahrîc etmiştir. Rivayetlerin bazısı mufassal, bâ­zısı da kısadır.

Bundan da: Âlime, doğrudan doğruya ilim ulaşmayan müstakbel nesillere de ilmi teblîğ etmesi ve ilmi anlamayanlara onu açıklamasının vâcib olacağı; çün­kü bunun, Yüce Allah’ın âlimlerden “Onu muhakkak açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” (Âlu lmrân: 3/187) diye te’mînât aldığı bir husus olduğu, daha sonraki zamanlarda ilmi, geçenlerden daha iyi anlayacak kimselerin gele­ceği, hadîsi taşıyanın ma’nâsını bilmese de ondan hadîs alınmasının caiz olaca­ğı, haram olan şeyin harâmlığını te’kîd edip, Peygamber’in yaptığı gibi en belîğ şekilde bildirmenin âlime vâcib olduğu; mal, can, ırzın harâmlıkta musâvî ol­dukları gibi hükümler alınmıştır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/227.

[20] Bir şey evvelâ öğrenilip bilinir, ondan sonra söylenir ve onunla amel edilir. Bi­nâenaleyh ilim, konuşmaktan ve amel etmekten evveldir. Keza ilim, şerefçe de sözden ve amelden öndedir; zîrâ o, vücûd organlarının en şereflisi olan kalbin amelidir. İlim, sözün de, amelin de sahîh olmasında şarttır. Bunlar ilimsiz mu’teber olmazlar…

Yüce Allah Peygamber’inin şahsında: “Binâenaleyh şu ‘Allah’tan başka hiç­bir tann yoktur’ hakikatini bil, hem kendinin, hem erkek mü ‘mirilerle kadın mü ‘mirilerin günâhının mağfiretini iste. Allah dolaştığınız yeri de bilir, barındığınız yeri de” (Muhammed: 47/19) âyetinde, evvelâ bilgi ile başladı; ondan sonra söz ve amele işaret olan istiğfar ile emreyledi. Buharı bu âyetle bâb ismindeki sözün Kur’ân’daki şahidini göstermiş oluyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/228.

[21] Bu kelâm, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Hıbbân ve Hâkim’de sahîh denilerek riva­yet edilen Ebu’d-Derdâ hadîsinden bir parçadır. Başkaları bunu senedindeki bir ıttırab sebebiyle zaîf bilmişlerse de, kendisini takviye eden birçok şâhidleri var­dır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/228.

[22] Bunu Müslim, A’meş hadîsinden; o da Ebû Salih’ten; o da Ebû Hureyre’den olmak üzere tahrîc etti. Bu “Kim bir mü’mini bir kederden nefes aldırırsa… ” diye başlayan uzun hadîsin bir parçasıdır. Bunu, Tirmizî de tahrîc etmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/228.

[23] Buhârî arka arkaya sıraladığı bu âyetleri, ilmin ve âlimlerin rütbe ve makaam yüksekliğini isbât için delîl olarak getirmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/228.

[24] Bu iki ta’lîkten birincisini Buhârî, iki bâb sonra mevsûlen rivayet etti. İkincisi, yânî “İlim ancak öğrenmekledir” sözü, İbn Ebî Âsim ve Taberânî’nin merfû’ olarak Muâviye hadîsinden; Ebû Nuaym el-Isfahânî’nin de Riyâzu’l-Muteallimîn’de Ebu’d-Derdâ’dan merfû’ olarak rivayet ettikleri hadîstendir. Ta­mâmı: “Ey insanlar, öğreniniz, İlim ancak öğrenmek ile (bâzı rivayetlerde öğ­retmek ile), hilm ancak tahallum ile, fıkıh ancak tefakkuh iledir. Kim hayrı biriktirirse (yâhud ihtiyar ederse) o kendisine verilir” tarzındadır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/228-229.

[25] Ebû Zerr’in bu sözünü Dârimî, Müsned’inde, Evzâî tarîkinden mevsûl olarak şöyle rivayet etmiştir: Bana Mersed ibn Ebî Mersed, babasından tahdîs etti. şöyle demiştir: Ebû Zerr’e geldim, o Minâ’da orta cemrenin yanında oturmuştu, halk etrafında toplanmış, ondan fetva soruyorlardı. Derken ona bir adam gelip yanıbaşmda durdu, sonra: Sen fetva vermekten vazgeçmedin mi? dedi. Ebû Zerr başını ona doğru kaldırıp: Sen benim üzerime murâkıb mısın? Eğer kılıcı şunun üzerine koysanız… dedi.

Onu fetvadan men’ eden Osman’dı. Şam’da Muâviye ile Ebû Zerr arasın­da Kenz âyeti (et-Tevbe: 9/35)’nin tefsirinde ihtilâf çıkmıştı. Muâviye: Bu âyet hâsseten ehli kitâb hakkında nazil oldu, dedi. Bu ihtilâf Ebû Zerr’in Şam’dan Medine’ye, oradan Rebeze’ye geçmesine sebeb olmuştur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/229.

[26] Buradaki birinci ta’lîki, Hatîb Fıkıh ve Mutefakkıh kitabında sahîh bir senedle Ebû Bekr ibn Harbî tarikiyle rivâyet’etti. İbn Ebî Âsim da îlim Kitâbı’nda Mukaddemî’den rivayet etti. ikinci ta’lîk ise Buhârî’nin, bâzılarının görüşü olarak yaptığı nakildir. “Rabbânî” ve “Rıbbiyy” tâbirleri Kur’ân’da birkaç defa geçer (Âli-İmrân: 3/79, 146; el-Mâide: 5/44, 63). Bunların ikisi de Rabb’e nisbettir. Rabb’e kulluk eden demektir. Râ’nın kesresi ile “Rıbbiyy”; Basra, Bısrıyyun gibi ismi mensûb tagayyurâtındandır. Rabbânî, mürebbî demek olan Rabbân’a nisbet olarak düşü­nülebileceği gibi, Rıbbiyy de cemâat demek olan Rıbbe’ye nisbet olarak da tahlil edilmiştir. Bâzıları Rabbânî ile Rıbbiyy arasındadır ma’nâ farkı bulunduğunu söylemişlerdir: Ezcümle Ibn Zeyd demiştir ki: Rabbânî vâlî olan imamlar, Rıbbiyy de raiyye’dir ki, rabbe müntesibdirler. Binâenaleyh Rabbânî ve Rıbbiyy ikisi de Rabb’e intisâb ma’nâsını mutazammın olmakla beraber, rıbbe intisâb ile terbiye ve ta’lîm görmüş cemâat; Rabb’e intisâb ile diğerlerini ta’lîm ve terbiye ede­bilecek yüksek seviyede bulunanlar diye tefrîk edilmek en muvafık ma’nâ ola­caktır. Maamâfîh bunların müteradif veya rıbbıyyûn, rabbâniyyûn’dan eam olarak da kullanılması caiz olur (Hakk Dîni, II, 1197).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/229-230.

[27] Bu bütün vâlîler, âmirler, idareciler, öğreticiler… topluluklarına yumuşaklık ve mülâyemetle muamele etmeyi emirdir. Bu hadîs cevâmi’u’l-kelim, yânî çok de­ğerli ma’nâlar toplayan câmialı sözlerdendir. Çünkü dünyâ ve âhiretin hayırla­rına şâmil bulunmaktadır. Zîrâ dünyâ ameller yurdu, âhiret karşılık görme yurdudur. Rasûlullah (S) iki darda da âlemlere rahmet olduğunu gerçekleştir­mek üzere, dünyâ ile ilgili işlerde kolaylaştırmayı, âhiretle ilgili işlerde hayır va’di ve sürür haberi vermekle emretmiştir (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/230.

[28] Peygamber (S) sahâbîlere bilinen vakitlerde va’z eder, üzerlerine bıkkınlık ve sıkıntı vermekten korktuğu için bütün vakitleri kaplamazdı. Nitekim “Kimse iki uyluğunu toplayıp birbirine yanaştırarak (eziyet verici şekilde) namaz kılmasın ” ve “Evvelâ akşam yemeğiyle başlayın, sonra namaz kılın” sözleriyle onları nehyederdi ki, bunlardan maksadı Allah’a tam yöneiı.ıekten, namazdan ve niyetten, başka şeylerle meşgul olmamaları idi. Yüce Allah da onu ümmetine çok şefkatli olmakla vasıflayıp, şöyle buyurmuştur:

“Andolsun size kendiniz­den öyle bir Rasûl gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Müzminlere çok şefekatli, çok merhametlidir” (et-Tevbe: 9/128)(Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/231.

[29] Bu sözün ma’nâsı şudur: Bana vahy olunan dîn ilmini teblîğ ederken, bâzıları­na tahsîs edip de diğerlerinden gizlediğim yoktur. Allah tarafından bana her ne bildirilmiş ise herkese musâvî surette teblîğ ediyorum. Ben ancak bir taksîm edi­ciyim. Tebliğlerim herkese göre farksız olmakla beraber, bu tebliğler insanlar  tarafından farklı derecelerde anlaşılıyor. Çünkü anlayışı veren Allah’tır. Allah’ın verdiği şey, kullarına farklı derecelerde oluyor. Bunun izleri de benim tebliğimden sonra görülüyor. Herkes kısmetini benden alırsa da, veren Allah’tır, ben değilim.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/231-232.

[30] Bu hadîs üç hükmü şâmildir: Biri, dînde fakîh olmanın üstünlüğü; ikincisi, hakîkatte vericinin Allah’tan ibaret olduğu; üçüncüsü de, bu ümmetten bir kısmı­nın ebediyyen hakk dîn üzerinde bakî olacağıdır. Hadîsin son fıkrası: “Ümmetimden dâima hakk üzere gâlib ve zahir, muhaliflerinin zarar veremiyeceği bir taife hiç eksik olmayacaktır” (Alâmetu’n-Nübüvve, Müslim, 53. bâb) hadîsinin ma’nâsına da uygundur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/232.

[31] Başlığa uygunluğu, Peygamber’in “Ağaçlardan bir ağaç nevi’ vardır ki…” sö­zünü, onun sahâbîlerce bilinmesi yoluyla söylemiş olması yönündendir. İbn Umer bu bilgiyi anlamış, fakat bunu açıklamaktan onu hayası ve küçüklüğü men’ et­mişti. Bunun bir rivayeti daha önce “ilim Kitâbı”nın başlarında geçmiş ve bâzı açıklamalar verilmişti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/232.

[32] Bu bâb ismindeki hasedden maksad gıbtadır. Çünkü hased islâm’da haram kı­lınmış çirkin bir huydur. Hased, bir kimsedeki ni’metin kendisinde olmasını is­temekle beraber, ondakinin yok olmasını arzu etmektir. Gıbta ise, bir kimsedeki ni’metin devamını istemekle beraber, kendisinde de olmasını arzu etmektir. Buradaki hased’in gıbta ma’nâsına olduğunu “Fadâilu’l-Kur’ân”da Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadîs te’yîd etmektedir: “Kur’ân sahibinin gıbta edil­mesi babı”; 20. bâb, 46. hadîs. Hz. Umer’in sözü olan ta’lîke gelince, onu ibn Abdi’1-Berr, İbn Sîrîn hadî­sinden; o da Ahnef’ten olmak üzere sahîh bir senedle rivayet etmiştir. “Efendi­ler olmanızdan evvel fakîhler olunuz” demek, efendilik ve başkanlıktan önce, daha küçük yaşlarda iken öğrenip âlimler olunuz; yâhud evlenmeden evvel âlimler olunuz, sonra büyüklük, idarecilik veya kocalık sıfatı, sizlerin üstâd önüne otu­rup ilim öğrenmenize mâni’ olur, demektir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/233.

[33] Bu bâbdan maksad, ilim tahsili için sefer etmeyi isbâttır. Çünkü ilim için sefer, sahâbîler, tabiîler ve tabiîlerin tâbi’leri zamanında (çok) alışılmış değildi. Onlar ilmi kendi beldelerinin âlimlerinden alıyorlardı. Kitâblar tedvîn edilip de bunlar memleketlere yayılınca, ilim talihleri bir beldeden diğerine sefer ettiler. Artık ilim için sefer etmek onlar arasında âdet oldu. Binâenaleyh musannif Buhârî, sahîh, kavî bir aslı isbât etmiştir iyi anla. (Şah Veliyyullah, Şerhu Terâcimi Ebvâbı Sahîhi’l-Buhârî, s. 13-14).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/234.

[34] Mûsâ-Hızır kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’in el-Kehf sûresi 60-82. âyetlerinde genişçe anlatılmıştır. Buradaki hadîste vak’aya kısaca temas edilmiş, sonunda Kur’ân’daki tafsilâtına işaret buyurulmuştur. Bunun için hadîs ile âyetler birlikte oku­nunca, Mûsâ-Hızır kıssası daha açık olarak anlaşılır. Bununla ilgili hadîsler Sahîh-I Müslim ve Tercemesi, “Kitâbu’l-Fadâil; Hızır’ın faziletlerinden bir bâb’ (c. VII, s. 265-276) da toplanmıştır.

Bu hadîsten, ilim tahsîli için uzak mesafelere kadar sefer etmenin fazileti ve ilimle ilgili daha birçok hükümler istidlal edilir. Musa’nın bu sünnetine uya­rak sahabe, tâbiûn ve tabiîlerin tâbi’leri ile, onlardan sonra gelen âlimlerin bir­çokları dîn ilimlerini cem’ edip diyar diyar dolaşmışlardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/235.

[35] Peygamber’in bu duasının kabul edildiği gün gibi zahirdir. Çünkü “Reîsu’l-Müfessirîn”, “Habru’1-Umme”,   “Tercemânu’l-Kur’ân”, “Sultânu’l-Müfessirîn” gibi yüce lakablarla sahâbîler ve tabiîler arasında şöhret bulmuştur. Bunlar Abdullah ibn Abbâs’ın Kur’ân ile ilgili ilminin çokluğunu gösterdi­ği gibi, Peygamber’in açık bir mûcizesidir de.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/235.

[36] Hadîsin âkil ve baliğ tarafından eda ve teblîğ edilmesi hususunda hiçbir ihtilâf yoktur. Ancak hadîsi yüklenmeye, yânî işitip öğrenmeye gelince, ihtilâma yak­laşmasından sonra, akl edip hayır ve şerri ayırdığı zaman, çocuktan da caiz olur. İşte müellif Buhârî, bunu isbât etmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/236.

[37] Musannif Buhârî bu ta’lîki, ilim aramak için karada ve deryada sefere çıkma­nın fazîletine tenbîh olmak üzere zikretti.

Bu tek hadîsi Buhârî “el-Edebu’l-Müfred”de, Ahmed ile Ebû Ya’la da Müsnedlerinde Abdullah ibn Muhammed ibn Ukayl tarîkinden tahrîc etmişlerdir. Bu Abdullah, Câbir ibn Abdillah’tan şöyle derken işitmiştir: Bana bir kimse­den, Rasûlullah’tan işitmiş olduğu bir hadîs ulaştı. Bunun üzerine bir deve satın aldım, sonra yolculuk eşyamı deveme yükleyip, ona doğru bir ay yolculuk et­tim. Nihayet Şam’a geldim. O zât Abdullah ibn Uneys’miş. Kapıcısına: Ona

“Kapının önünde Câbir bekliyor” de! dedim.

“Abdullah oğlu Câbir mi?” diye sordu.

“Evet” dedim. Bunun üzerine dışarı çıktı ve benimle sarmaştı. Ben:

“Sen­den bana, senin Rasûlullah’tan işitmiş olduğun bir hadîs ulaştı. Ben de bunu bizzat işitmeden evvel ölmekliğimden endîşe ettim” dedim. Bunun üzerine şöy­le dedi:

“Ben Rasûlullah’tan işittim, şöyle buyuruyordu:

“Allah kıyamet günü insanları çıplaklar olarak toplar…”

Ebû Eyyûb Hâlid ibn Zeyd el-Ensârî’nin de bir hadîs için Mısır’a kadar gittiği ve hadîsi dinler dinlemez, ikaamet etmeksizin hemen geriye döndüğü riva­yet edilmiştir. Bunun da rivayet zinciri ve tafsilâtı tamâmiyle zabtedilmiştir (Umdetu’l-Kaarî, I, 462-463).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/236-237.

[38] Bu taksîme göre, topraklar da, insanlar da üç kısma ayrılmış oluyorlar:

1. Fay­dalanan, fayda veren;

2. Fayda veren, faydalanmayan;

3. Ne fayda veren, ne de faydalanan.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/239.

[39] Hadîste zikredilen “kîân”, “kaaa’ ” lâfzının cem’idir. O da içinde su durma­yıp üzerine yükseldiği arazîdir. “Safsaf” da dümdüz arazîdir. Bu son kelime hadîste yoktur. Ancak bunu istidrâd yoluyla zikretmiştir. Çünkü hadîste gelen lâfızları Kur’ân’dakilerden tefsir etmek Buhârî’nin âdetidir. Kur’ân’da “kaaen safsafen” (Tâhâ: 20/106) vâki’ olmuştur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/239.

[40] İlmin kaldırılıp cehaletin kökleşmesi kıyamet alâmetlerinden olunca, herhangi ilmî bir mes’eleyi bilenlerin onu meydana çıkarması gerekir, ilmin kaldırılıp ce­haletin ortalığı kaplaması, musibetlerden bir musibettir. Buhârî, Rabîatu’r-Re’y’in sözüyle, insanlardan ayrılmak ve benzeri suretlerle hadîs rivayetini terk etme­nin ve ilmi tedris etmemenin, ilmin kaldırılması ve cehlin yayılması olduğunu ve bunun da içtimaî ve ferdî bir musibet olduğunu isbât etmiştir. Rabîatu’bnu Ebî Abdirrahmân(136)’ın bu sözünü   Hatîb, el-Câmi”mde, Beyhakî ise el Medhal’inde Abdu’1-Azîz el-Uveysî’den; o da Mâlik’ten; da Rabîatu’r-Re’y’den olmak üzere mevsûlen rivayet etmişlerdir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/239-240

[41] Her iki hadîsin “İlmin kaldırılması ve cehlin yayılması” başlığına delâletleri mey­dandadır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/240

[42] Sütün ilim ile tefsîr edilmesinin vechi, her ikisinin çok fayda vermekte iştirakle­ri, birinin cesedlere, diğerinin ruhlara salâha sebeb teşkil etmeleridir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/240.

[43] Yânî bu caizdir; aslı sabittir. Bununla beraber bu zamanda ihtiyatlı olan, müftînin fetva vermek için bir mekânda itmi’nânla ve arkadaşlarıyle müşavere hâ­linde olmasıdır.

Bu babın hadîsiyle hayvan üzerinde durma sabit olmamıştır. Lâkin Buhârî, bu hususta başka bir tarîkle Peygamber’in Veda haccında, Minâ’da hayvan üzerinde duruşunun sabit olmasına i’timâd etmiştir. Binâenaleyh, sen bu takriri iyi belle, çünkü bu sana bu kitabın çok yerlerinde fayda verecektir (Şah Veliyyullah).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/241.

[44] Hacc menseklerinin -ki taş atmak, kurbân kesmek, tıraş olmak ve ifâza tavafı yapmaktır- tertîb üzere edası sünnet midir, yoksa vâcib midir?

İmâm Şafiî ile İmâm Ahmed ibn Hanbel ve daha evvelki imamlardan Ata’, Tavus, Mucâhid tertibin sünnetliğine kaail olup, menseklerin hangisi evvel ya­pılsa, te’hîr edildiğinden dolayı keffâret olan kan akıtmak lâzım gelmez, demiş­lerdir. Dayanakları da bu hadîs ile benzeri diğer hadîslerdir. İmâm Ebû Hanîfe ile İmâm Mâlik ve kendilerinden evvel gelen imamlardan Saîd ibn Cubeyr, Hasen Basrî, İbrâhîm Nahaî, Katâde tertibin vücûbuna, ve tertibi bozanlara kan akıtma keffâretf lâzım geleceğine kaail olmuşlardır. Her iki taraf delillerinin tafsîli, fıkıh kitâblarındadır (Ahmed Naîm).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/241-242.

[45] Bu zamanda en ihtiyatlı olan bunun aksi ise de, böyle el ve baş işaretleriyle cevâb vermenin de caiz olduğu sabit oluyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/242.

[46] “Herc”, ha’nın fethi ve râ’nın sükûnuyla insanlar fitne, ihtilâl, harb ve kıtal hengâmesine düşmek ma’nâsınadır. Lisânımızda “insanlar birbirine düşüp herc ve merc oldu” ta’bîri vardır… Herc’in lügat ma’nâsı ihtilâl ve karışıklıktır. Kati ma’nâsında kullanılması mecâzendir.

Bunda kişinin eliyle yâhud başıyle yâhud irâdesi anlaşılacak bir şeyle işaret ettiği zaman, bunun caiz olacağına delîl vardır. Inşâallah Kitâbu’t-Talâk’ta işa­retle boşamanın hükmü ve bu konuda fakîhlerin ihtilâfları gelecektir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/242.

[47] Güneş tutulması namazından sonra hutbenin müstehâb olduğu bundan anla­şılıyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/243.

[48] Buhârî’nin Enes rivayetinde olan küsûf’taki diğer hadîs ile Sahîh-i Müslim’de tasrîh edildiği üzere, o namaz esnasında cennet ile cehennem kıble cihetindeki duvarda Peygamber’in gözlerine temessül etmişti. Yânî o duvar, Peygamber’in gözleri için bir nevi’ televizyon ekranı vazifesi görmüştü.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/243.

[49] Bu şekk, Esmâ’nm lâfzı hakkında ara yerdeki râvînin şekkidir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/243.

[50] Bu suâl ve imtihanı edenler Münker ve Nekîr adlarındaki iki melektir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/244.

[51] Başlığa uygunluğu, içinde baş ile işaret etme bulunması yönündendir. Lâkin bu Âişe’nin fiilindendir. Bâzıları, bu fiil Âişe üzerinde mevkuf (yânî durdurulmuş) olur demişlerse de, merfû’ hadîs hükmündedir. Çünkü Âişe, Peygamber’in arka­sında namaz kılmakta idi. Peygamber de namaz içinde olsa bile arkasını görür idi…

Güneş ve ay tutulması zamanları dakîkası dakikasına, hattâ saniyesi sani­yesine erbabı tarafından evvelce hesâb ile haber verilebilir tabiî hâdiselerden ol­dukları için, vukua gelmelerinden korkuya ne mahal vardır? demek de olmaz. Çünkü bu kâinat nizâmının bozulma günü demek olan kıyametin kıyamı vakti­nin, evvelden hesâb ve ta’yîn edilmiş bu gibi hâdiselerle birlikte vuku’ bulmaya­cağına hiçbir aklî delîl yoktur. Fakat O en büyük hâdisenin halleri hakkında: “… Ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman” (el-Kıyâme: 75/9) âyetinden anlaşılacağı üzere, kıyamet alâmetlerinden olarak bu kabîl bâzı felekî görü­nüşlerin meydana geleceği sâdık haberci tarafından da haber verilmiştir. Buna mukaabil “Kıyametin subûtunun ne zaman olduğunu sana sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabb’imin yanındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklere de, yere de ağır basmıştır. O sizlere ancak apansızın gelir…” (el-A’râf: 7/187) âyetindeki sarahatten dolayı apansızın kopacak olan kıyametin de vakti ta’yîn üzere bilinmediği için güneş ve ay tutulmalarinı yalvarma, dua, niyaz ve ibâdet vesilesi sayarak namaza koyulmak, îmân ehline göre pek tabiî bir keyfi­yettir.. (Tecrîd Ter., I, 74).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/244.

[52] Mâlik ibn Huveyris’in bu sözü, Buhârî’nin “Namaz, Edeb ve Vahidin Haberi” kitâblarında getirdiği meşhur hadîsin bir parçasıdır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/245.

[53] Bu hadîsin bir rivayeti “Imân Kitabı” 40. babında geçmiş ve orada bâzı açıkla­malar verilmişti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/246.

[54] Başlığa uygunluğu “Bineğine binip Medîne’ye Rasûlullah’a gitti ve mes’elenin hükmünü ondan sordu” sözünde  olduğu   açıktır.   Bunun   birer  rivayeti “Şahâdetler” ve “Nikâh”ta da gelecektir. Bundan, temiz insanın töhmetli du­rumlardan çekinmesi vâcib olduğu, ilme hırslı olmak ve Allah’a yaklaştırıcı olan nev’inin tercîh edilmesi, emzirici kadının köle de olsa tek başına şahadetinin bâzı hâllerde caiz olabileceği gibi hükümler alınmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/246-247.

[55] Umer’in ürkmesi -diğer rivayetlerde beyân edildiği üzere-, o sıralarda Gassânîler’in Medîne’ye hücuma hazırlandıkları insanların ağızlarında yaygın bulundu­ğundan dolayı idi. Ensârî arkadaşı telâş ile kapıya gelince, birdenbire Gassânîler’in ansızın hücumlarına uğramış olduklarını sanmıştı.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/247.

[56] Meydana gelen ve Umer’i bu kadar alâkadar eden mühim iş, Peygamber’in zev­celeri hakkında bir ay müddetle îlâ (yânî bir ay müddetle görüşmemeye yemîn) etmesi ve bu îlâ’nın sahâbîler arasında boşama zannedilmiş olması idi. Hz. Umer, kızı Hafsa dolayısıyle bu işin evveliyyâtına vâkıf olduğu için, buradaki metinden hâriç olarak kavs içine alınan “Ben zâten…” sözünü söylemişti, îlâ müd­detinin sonunda el-Ahzâb: 28-29. âyetleri nazil olarak, zevcelerin hepsi Allah, Rasûl, âhiret yurdu ile dünyâ hayât ve zîneti ve Rasûl’den ayrılma arasında mu­hayyer kılınmışlar, ve hepsi birinci şıkkı ihtiyar etmişlerdir.

Bu hadîsten: ilim aramaya hırs göstermek, ilim talibinin kendi maişeti ve ilim aramaya yardım görebileceği hususlara bakıp düşünmesi, vâhid haberinin kabulü, ve sahâbîlerin mürselleriyle amel etmenin cevazı, sahâbîlerin Peygamber’den işittiklerini birbirlerine haber verir ve “Rasûlullah şöyle buyurdu” di­yerek, bunu müsned gibi yapar oldukları, çünkü içlerinde yalancı ve güvenilir olmayan bir kimse bulunmadığı; izin istemek için kapıya vurup tıklatmanın ce­vazı; babaların kızları yanına kocalarından izin istemeden girmeleri ve kocalarıyle zevciyyet işleri hakkında teftîş ve araştırma yapmalarının cevazı; ve ilim elde etmek için arkadaşlarıyle nevbetleşmenin ve bununla meşgul olmanın ceva­zı gibi hükümler alınmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/248.

[57] Yânî onu sen ve başkası tutup almazsa, onu kurt yer demektir. Bu ifâde, deve hâriç, davar kısmını tutup muhafaza etmeye bir izindir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/249.

[58] Bu zât, Kisrâ’ya sefîr olarak gönderilen Abdullah ibn Huzâfe es-Sehmî el-Muhâcirî’dir. Müslim’in rivayetine göre bu Abdullah, babasından başka bir ba­baya nisbet edilir ve biriyle kavga ettikçe “fulânın oğlu” diye ayıblanırdı. An­nesi böyle bir suâl sorulduğunu işitince: Senden daha fena evlâd görmedim. Ananın câhiliyyet günlerinde kadınların irtikâb ettiği şeylerden birini irtikâb et­mediğini nereden biliyordun? Ya ananı, âlem nazarında rüsvây edeydin iyi mi olurdu? diye azarlamış. O da cevaben: Vallahi eğer beni bir zencî köleye ilhak etmiş olaydı, onu baba kabul eder, Kureyşli olmak da’vâsından vazgeçerdim, demiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/250.

[59] Buradaki her üç hadîsin başlığa delâletleri gizli değildir.

[60] Hadîsin başlığa uygunluğu açıktır. Müslim’deki rivayette Rasûlullah bu hitabe­sinde: “Her kim bana bir şey sorarsa muhakkak haber vereceğim, babasının kim olduğunu sorsa bile” buyurmuş. Abdullah ibn Huzâfe ile Sa’d ibn Salim bunun üzerine ayağa kalkıp, babalarının kim olduğunu sormuşlardır… Bu sırada Rasûlullah’tan daha başkaları da bir takım sorular sorup cevâblarını almışlardır. Taberî rivayetinde: Umer kalkıp Rasülullah’a doğru gitti. Mübarek ayağını öp­tü ve: “Biz câhiliyyetten kurtulalı çok olmadı, bizi afvet, Allah seni afvetsin” dedi, denilip Umer’in Peygamber’in öfkesini yatıştırıncaya kadar çalıştığı ha­ber verilmiştir.

Umer’in bu sözleri son derece câmialı, vecîz ve kesin bir düstûr şeklinde İslâm îmânının ikrarıdır.

Bu hadîsi Ahmed Naîm şöyle de terceme etmiştir: “Allah’ın Rabb’ımız olduğuna, İslâm’ın dînimiz olduğuna, Muhammed’in Peygamber olduğuna râzî olduk, dedi. Bunun üzerine öfkesi geçip sükût buyurdu” (Tecrîd Ter., I, 80. haşiye).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/251.

[61] Bâb ismindeki birinci ta’lîk, “Kitâbu’ş-Şehâdât”ta tamâmını vaslettiği ha­dîsin bir parçasıdır. Yalan sözden sakınma el-Hacc: 22/30. âyette, İbn Umer’den yapılan ta’lîk ise Veda haccı hutbesi hadîsinin’son parçasıdır.

Bâb isminin birinci kısmı, öğretme ve ta’lîm sırasında bâzı sözlerin iyice anlaşıl­ması için tekrar tekrar söylenmesini ifâde ediyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/251.

[62] “Bir kavmin yanına geldiği zaman” ifâdesinde “zaman” sözünün zahiri umûm için demektir. Lâkin burada bâzı vakitler ma’nâsındadır. Yânî topluluk kala­balık olduğu zaman, Peygamber yanlarına geldiğinde, topluluğun üç tarafına ayrı ayrı selâm verirdi, demek olabilir; yâhud da isti’zân selâmı olabilir. Sarih­ler başka tevcihlerde de bulunmuşlardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/252.

[63] Hadîsin bir rivayeti ayniyle bu isnâdla “ilim Kitabı”, “ilimde ses yükseltme bâbı”nda geçmişti. Ancak orada Ebu’n-Nu’mân’dan; o da Ebû Avâne’den.. se­nediyle sevk etmişti. Burada ise; Müsedded’den; o da Ebû Avâne’den şeklindedir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/252.

[64] Sondaki bu sözler, hadîsin râvîsi, tabiî büyüklerinden Âmir eş-Şa’bî’nin sözü­dür. Bunu kendisine böyle bir mes’eleye dâir suâl soran bir Horâsânlı’ya söyle­miştir. Bununla öğretme ücreti istemeyip, sâdece öğretme ve teblîğ etme sevabını ifâde etmiş oluyor.

Hadîsin bâb ismine mutabakatı, köleler hakkında hadîsin nassı ile, hürr olan aile ferdleri hakkında kıyâs iledir. Çünkü hürr olan aile ferdlerine Allah’ın farz­larını ve Rasûl’ünün sünnetlerini öğretmeğe olan i’tinâ, kölelere öğretmekteki i’tinâdan daha kuvvetlidir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/253.

[65] Hadîsin başlığa uygunluğu açıktır. Bununla kadınlara va’z vermenin, onlara âhireti ve islâm hükümlerini hatırlatmanın, sadaka vermeye teşvîk etmenin müstehâblığı sabit oluyor. Peygamber’e ve ailesine sadakanın haram olduğu ma’lûmdur. Bu sadaka­lar, münâsib yerlere sarfedilmek üzere toplanırdı.

Hadîsin sonundaki ifâde Buhârî’nin ta’lîkidir. Çünkü İsmâîl ibn Uleyye, Buhârî’nin doğum yılı olan 194 yılında vefat etmiştir. Buhârî bu ta’lîkle İsma­il’in Eyyûb’dan: onun da Atâ’dan; onun da îbn Abbâs’tan rivayet ettiğini gös­termek istedi. Bir de burada kesin olarak İbn Abbâs, Peygamber üzerine şehâdet etmiştir. Binâenaleyh şehâdet lâfzı, yalnız İbn Abbâs’ın kelâmından olduğu da gösterilmiştir. Sonra Buhârî, bu ta’lîkı, “Kitâbu’z-Zekât”ta da Mümil ibn Hişâm’dan; o da İsmail’den olmak üzere mevsûlen tahrîc etmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/254-255.

[66] Bir  rivayette “Kultu = Dedim”, bir yerinde “Kaale = Dedi”; burada  da “Kîle = Denildi” tarzında gelmiştir. Bu suâli soranın Ebû Hureyre olduğu hadî­sin devamından açık olarak anlaşılmaktadır. “Kile” ve “Kaale” rivayetleri tashîf gibi görünüyor. Sîn ve noktalı ha ile Musahhaf Hadîs, kelimelerindeki bâzı harflerin noktalarını değiştirmek suretiyle yanlış rivayet edilen hadîsdir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/255.

[67] La ilahe ille’llâh tan sonra Muhammed Rasûlullah sözü vardır. Bunlar birbirini tamâmlar ve ikisi asla ayrılmazlar.

Peygamber’in şefâatından faydalanmayacak ferd yoktur. Peygamberimiz bü­tün insanlığın dehşet yerinden rahat bulması için umûmî bir şefaatçi olduğu gibi, bâzı kâfirlerin azablarının hafifletilmesi, cezaya hakk kazanan bâzı mü’minlerin cehennemden kurtulması, cehenneme girmiş mü’minlerin kurtulması, bâzı mü’minlerin hesâbsız, azâbsız cennete girmesi, keza cennete giren mü’minlerin derecelerinin yükselmesi için çeşit çeşit şefaatleri vardır. Bu şefaatler içinden en ziyâde faydalanacakların muhlis mü’minler olduğunda şübhe yoktur.

Hadîsten: İlim ve hayra hırslı olmak, çünkü hırslı kişiyi bu hırsı, gizli mes’eleleri ve ince ma’nâlan araştırmaya ulaştırır; âlimin öğrencisini iyi düşünüp, onun ilim içtihadında daha araştırıcı olması için, onu buna tenbîh etmesi; âli­min kendisine soruluncaya kadar ilimden sükût etmesi ilmi gizlemek gibi olmayacağı; Ebû Hureyre’nin hadîs ve ilim öğrenmekteki hırsı ve fazîleti; hitâb sırasında künyenin cevazı gibi hükümler alınmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/255-256.

[68] Buharı bu isnâdla Umer ibn Abdilazîz’in bu eserini “Âlimlerin göçüp gitmesi” sözüne kadar mevsûl olarak rivayet ettiğine işaret etmiştir. “Zehâbe’l-ulemâ” sözünden sonrasının Umer ibn Abdilazîz’in kelâmından olması, velâkin bu ri­vayete girmemiş bulunması da muhtemildir; onun kelâmından olmaması da muhtemildir. Bu ikinci ihtimâl daha zahir olandır. Ebû Nuaym da el-Mustahrac’da bunu tasrîh etmiştir. Böyle olduğu takdirde bu söz Buhârî’nin kelâmından olur ki, onu Umer ibn Abdilazîz’in sözü bittikten sonra, onun arkasından getirmiş-tir(Aynî).

Ebû Nuaym Târîhu Isbahân’da bu kıssayı şu lâfızla rivayet etmiştir “Umer ibn Abdilazîz -Allah ondan râzî olsun- bütün memleketlere ‘Rasûlullah(S)’ın hadîsine bakınız ve onu toplayınız!’ diye yazdı”.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/256.

[69] “Bunun ma’nâsı şudur: Allah, ilmi kendilerine ihsan ettikten sonra kullarından çekip çıkarmaz. Onlara kendisini bilmeğe ve şeriatını yaymağa götürücü olan ilim hususunda hibe ettiği şeyleri geriye almaz. Lâkin Allah’ın ilmi çekip alma­sı, âlimlerin öğretim yapmayarak kendi ilimlerini zayi’ etmeleri suretiyle olur, nihayet geçen âlimlere halef olacak hiçbir âlim bulunmaz, işte Peygamber böy­lece bütün hayırların kabz olunacağını haber vermiştir”(İbn Battal).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/257.

[70] Bu kısım, râvînin Buhari üzerine yaptığı ziyâdelerdendir. Bu kabîl ziyâdeler çok azdır. Kuteybe rivayeti olan bu ziyâdeyi İmâm Müslim, Sahihinde tahrîc et­miştir (ibn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/257.

[71] Yânî Şu’be bu hadîsi Abdurrahmân’dan, biri Ebû Saîd’e, diğeri de Ebû Hureyre’ye ulaşan iki senedle rivayet etmiş oluyor. Ebû Hureyre hadîsinde “Bulûğ yaşına varmış üç çocuk” diye mukayyed olarak gelmiş bir ziyâde vardır.

Hadîsler, başlıktaki sorunun müsbet cevâbını teşkîl etmişlerdir. Bundan ka­dınların dîn işlerini sormaları ve bu hususta ve ihtiyâçları olan diğer hususlarda erkeklerle konuşmaları cevazı alınmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/258.

[72] “Arz”dan maksad, amelleri tartılmak üzere insanların mîzâna, yâhud amelle­rin sahihlerine arz olunmasıdır ki, arz günündeki hesâb, ashâbu’l-yemîn (yânî sağcılar) denilen mes’ûdlar hakkında pek kolay geçeceği, Kur’ân’ın nassı ile bi­linmiştir. Bu sağcılar muhasebeye ma’rûz kaldıkları gün, gufran ile müjdelen­miş ve amellerinin kendilerine arzında taksîrâtlarıyle beraber nail oldukları büyük ni’metlere muttali’ olacaklardır. Mağfiret müjdesine bitişik olmayan muhasebe ise ağırdır. Hasenattan zannolunan nice amellerin kabul edilmediği, hesâb mü­nâkaşası esnasında tebeyyün edeceğinden, bu münâkaşa azaba götürücü yâhud başa baş selâmete erişilse de, münâkaşanın kendisi azâb olmuş olur (Tecrîd Ter., I, 85).

“İyi bil ki Peygamber(S) burada muhasebenin iki nevi’ olduğuna işaret et­ti. Biri lugavî muhasebe ki, bu Kur’ân’da hisâben yesîren ( = kolay muhasebe) diye vasıflandırılandır, ikincisi örfî olandır. O da münâkaşadan ibarettir. Peygamber’in bu kelâmında murâd edilen, işte bu münâkaşa ma’nâsma olan mu­hasebedir.

Sonra şunu da bil ki, Peygamber (S) bu hadîste bizleri fıkıh usûlü bahisle­rinden büyük bir bahse irşâd etmiştir. O da Kitâb ve sünnetten muhtelif görü­nen iki şey arasını birleştirme yoludur” (Şah Veliyullah Dihlevî, Şerhu Tercâmi Ebvâbı Sahîhi’l-Buhârî, s. 15).

Bu hadîsten: Âişe’nin fazileti, öğrenmeğe ve tahkîka olan hırsı, Rasûlullah’ın kendisine tekrar tekrar müracaat edilmesinden sıkılmaz olduğu; hesaba çekilmenin ve günâhların arz edilip gösterilmesinin isbâtı; kıyamet günü azabın isbâtı; münazara etmenin, sünnet ile Kitâb’ı mukaabele etmenin cevazı; hesaba çekilmede insanların farklı oluşları gibi hükümler alınmıştır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/259.

[73] Bu ta’lîki müellif Buhârî, “Kitâbu’l-Hacc’ın “Minâ günlerinde hutbe bâbı”nda İbn Abbâs’tan olmak üzere mevsûlen rivayet etmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/259.

[74] Bu Amr ibn Saîd ibni’1-Âs, Umeyye oğulları hanedanından ve vâlîlerindendir. Yezîd ile Mervân ve Abdülmelik’in günlerinde Abdullah ibn Zubeyr (R) hazret­lerine karşı ordular techîz ve sevk etmiş, nihayet halîfelik sevdasına düştüğü için Abdülmelik ile harb de yapmış ve onun tarafından sulh ve emândan sonra aldatılarak öldürülmüştür. Mekke haremine karşı ordu sevk edilmemesi hakkın­da Ebû Şurayh(R)’ın nasihatine mukaabil, ona ilim taslayarak verdiği cevâb da mugalatadır. İbn Zubeyr hazretleri, Amr’ın hizmet ettiği kimselerden evvel Şam’­dan mâada bütün İslâm beldelerinden bey’at almış olup, sahâbî oğlu sahâbî olmak dolayısıyle halifeliğe de onlardan daha haklı idi. Böyle iken onu âsî, kaatil ve hırsız menzilesinde tutup Harem’in hürmetini parçalamağa kalkışması; cinsiyyet ve kavmiyyet asabiyyetine tâbi’ olmaktan başka şeye hami olunamaz (Ahmed Naîm, I, 86-87).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/260-261.

[75] Bu babın İlim Kitâbı’yla ilgisi, Şâri’in, ilmin ifâde edilmesi ve yayılmasını iste­miş olması yönündendir.

“Rasûlullah doğru söyledi” sözü, emrettiği şey aynen vâki’ oldu ma’nâsınadır. Bu tarz ifâde onların kullanışlarından gelmiştir. Buna göre zahir olan, bu ifâde hadîsin tetimmesine işarettir ki, o da “Benden kendisine tebliğ ulaştırılan­ların bâzısı bizzat işitenden daha iyi belleyicidir” sözüdür (Dihlevî, Şerhu Terâcim, s. 15).

Bu hadîslerden şu hükümler alınmıştır: Ebû Şurayh’ın: “Ey Emîr, bana izin ver” kavlinde, inkâr hususunda güzel bir incelik vardır; bilhassa meliklerin maksadlarına muhalif hususları redd hususunda. Çünkü onlara nâzik davranmak kalblerini daha iyi da’vet edici olur. Ebû Şurayh’ın, dînini tebliğ ve neşir husu­sunda Allah’ın âlimlerden aldığı taahhüde vefakârlığı ve yerine getirmesi…, “Bu hutbede şâhid olan burada hâzır bulunmayanlara tebliğ etsin” kavlinde ilmin nakli, sünnetlerin ve hükümlerin yayılması hususlarına apaçık delâlet vardır. Ha­dîs Allah’ın Mekke’yi haram kılmasına apaçık delâlet etmektedir. Valilere, me’mûriyet sahiblerine nasihat etmek, onları aldatmamak, onlara karşı kaba söz söylememek, sözde te’kîd yapmak, konuşmada maksaddan önce hamd etmek, haram ve halâl kılmanın Allah katından olduğu, bunda beşer için hiçbir giriş bu­lunmadığı gibi… (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/261.

[76] Şunu bil ki Peygamber üzerine her ne kadar sahâbîler tarafından yalan söylen­memiş ise de, çok rivayet etmekte bu kabilden bir şeyin vâki’ olması zannı var­dır. Hâlbuki bir şeyin kendinden sakınmak vâcib olunca, onun zannından da sakınmak lâzımdır. Sahâbîlerin çok hadîs rivayet edenleri ezberlemeyi ve zabtı iyi bağlayan, yalana düşmekten emîn kılınan kimselerdi. Bu sıfatlarıyle onlar ilmi neşretmeyi ve şayi’ kılmayı kasdettiler. Böylece onlar bu güzel niyetlerine mukaabil en güzel mükâfat ile mükâfatlandırılmışlardır. Az hadîs rivayet eden­leri de yine güzel niyetlerine mukaabil en güzel mükâfat ile mükâfatlandırılmış­lardır. “Herkesin yüzünü kendine döndürücü olduğu bir yönetici vardır” (el-Bakara: 2/148-Şâh Veliyyullah, s. 16).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/262.

[77] Dînen nehyedilen, “Ebu’l-Kaasım Muhammed” suretiyle isim ve künyenin bir şahısta toplanmasıdır. Nitekim bunu tasrîh eden rivayet de vardır. Bu nehyin neshine kaail olanlar olduğu gibi, Peygamber’in hayâtına maksûr olduğuna kaail olanlar da vardır. Nitekim İmâm Alî, oğlu Muhammed ibnu’l-Hanefiyye ile Muhammed ibn Ebî Bekr ve Muhammed ibn Talha ibn Ubeydillah’ın künyeleri Ebu’l-Kaasım idi.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/263.

[78] Bu hadîs daha bir kaç lâfızla da gelmiştir ki, hepsi de sahihtir:”= Her kim beni ru’yâda görürse hakkı görmüş olur”; yânî gördüğü hulüm de­metleri kabilinden değildir; beni görmüştür. ” = Uyanıklıkta da beni görecektir”; ” = Beni uyanık hâlde görmüş gibidir”. Bu şekil lâfızların hepsi bir ma’nâyadır. Hepsinden anlaşılan ma’nâ, Peygamber’imizi ru’yâda görmenin hakk ve sâdık ru’yâ olmasıdır. Bunun ta’lîki de, metin­deki lâfız ile geldiği gibi “= Zîrâ şeytânın kendisini bana benzetmesi olamaz” lâfzı ile de gelmiştir ki, yine aynı ma’nâdır.

Son hükmün ru’yâ ile münâsebet ciheti, Peygamber’imizi ru’yâda görme­miş kimsenin gördüm demesi, kendisini bu vaîdin hükmüne girdireceğini anlatır.

Bu hadîslerden özetle şu hükümler alınmıştır: Peygamber üzerine yalan söyleme harâmlığının azameti; bunun başkaları üzerine söylenen yalandan çok daha büyük bir günâh olduğu; bunun failinin Peygamber’den halâllık istemekten başka keffâret yapamayacağı; Peygamber üzerine yalan söyleme ile hükümlerden, tergîb ve terhîb gibi şeylerden olanlar arasında fark bulunmadığı, bunların hepsinin müslümânların icmâı ile büyük günâhların en büyükleri nev’inden haram oldukları; bir hadîsin uydurma oldu­ğunu bildiği veya zannettiği hâlde râvîlerinin hâllerini ve za’fını beyân etmeksi­zin rivayet eden kimselerin de bu tehdide gireceği, istikbâlde bir takım hadîs uydurucularının meydana çıkacakları… (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/263-264.

[79] Hakkında ihtilâf edilen hükümlerde Buhârî’nin yolu, o hususlarda kesin bir hü­küm söylemeyip, sâdece ihtimâl üzere îrâd eylemektir, işte bu bâb ismi de bu nevi’dendir. Çünkü selef bu hususta amel ve terk yönünden ihtilâf etmişlerdir. Her ne kadar sonradan iş istikrar bulup yazmanın cevazına, hattâ müstehâblığına icmâ’ hâsıl olmuşsa da. Hattâ ilmi teblîğ etmek kendisine vâcib olanlardan unutma endîşesi bulunanlara yazmanın vücûbu bile uzak olmaz (Askalânî).

“Müellifin maksadı şudur: Hadîs yazmak her ne kadar Peygamber zama­nında, hadîslerin Kur’ân’la karışmaması için yâhud insanların ezberlemekleri ziyâde yazıya dayanmamaları için men’ edilmiş ise de, sonradan hadîsleri tedvîn ve te’lîf etmek şayi’ olmuştur. Hadîste buna âid bir asi vardır. Abdullah ibn Amr ibn As gibi bâzı sahâbîlerin yazma kıssaları ise, bu hadîs yazma lehine bir takım deliller ve şâhidlerdir” (Şah Veliyyullah).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/264-265.

[80] Alî’nin bu hadîsinden bir takım hükümler alınmıştır: ibn Battal şöyle dedi: Bunda Şia’nın bid’atini, Alî’nin Peygamber’in vasîsi olduğu ve Rasûlullah tarafından ona tahsîs edilmiş ondan başkasının bilmediği ilim bulunduğunu iddia edenlerin iddialarını kesip atan delil vardır. Çünkü Alî kendi yanında, insanların yanında yazılı bulunan Allah Kitâbı’ndan başka bir yazı bulunmadığını bildirmiş ve kendi nefsine, başkalarına mümkün olanın gayrı bir şey tahsîs etmemiştir.

Bunda âlimin Kur’ân’dan kendi anlayışıyle şeriat asıllarına uygun olmak şartıyle, müfessirlerden nakledilmiş olmayan anlayış çıkarabileceğine irşâd var­dır. Mâlik, Şafiî ve Ahmed bununla müslimin kâfir mukaabilinde kısas olarak öldürülmeyeceğine hüccet getirmişlerdir, imâmdan kendisine has olan işlerden sormanın cevazı… (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/265.

[81] Buhârî, aradaki râvîler hep böyle “katli yâhud fîli” tarzında şekk üzere rivayet etmiş olduklarım söylüyor. Bâzıları yine şekk üzere “fîl yâhud katil” diye riva­yet etmişlerdir. Bir rivayette de cezm üzere yalnız “fîl” denilmiştir ki, zevke en mülayim geleni de budur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/266.

[82] Fetih gününde Hâlid ibn Velîd’in Handeme’de müşriklerle zarurî olarak vâki” olan müsademesi ile kanı heder edilmiş birkaç müşrikin, Peygamber’in emriyle öldürülmüş olduğuna îmâ ediliyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/266.

[83] Talebden sonraki istisna, ya o ânda buna dâir vahy geldiğine, ya geçen bir vahyde istisnanın beyân ve tebliği talebe ta’lîk buyurulduğuna, yâhud da böyle bir vahy yoksa, Peygamber’in Allah tarafından me’mûr buyurulduğu hususların tafsil­lerinde içtihada me’zûn olduğuna delildir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/266.

[84] Şarihler bu hadîs hakkında genişçe tevcihler, açıklamalar yapmışlar, Şiîler’in bu hadîse tutunarak Umer aleyhine ileri sürdükleri iddialara mufassal cevâblar vermişlerdir. Ahmed Naîm de Tecrîd Tercemesi’nde (I, 91-94) bu mes’ele üzerinde tatmin edici bir şekilde durmuştur. Ahmed Naîm merhumun bu güzel îzâh ve cevâblarım işaret ettiğimiz yerden okumalarını okuyucularımıza salık verip, Şah Veliyyullah Dihlevî’nin bu husustaki kısa açıklamasını terceme ederek bu­raya alıyorum:

“İyi bil ki, ibn Abbâs’ın bu “Âh ne büyük musibet!…” sözleri ayakların kayacağı bir yerdir. Nice büyük zâtlar burada sürçmüşler, nice anlayışlar bura­da haktan sapmışlardır. Ben bu hadîsin, yânî Peygamber’in yazma emrinin bü­tün tarîklerini teker teker araştırdıktan sonra şu hakikate ulaştım:

“ibn Abbâs’ın “Âh ne büyük musibet…” sözü ancak, onun diğer şübheleri gibi bir şübhe yoluyla meydana gelmiştir. Sahîh rivayetlerde sa­bit olmuştur ki Ebû Bekr, Alî ve diğerleri gibi büyük sahâbîler, Rasûlullah’ın bunu söylediği sırada hâzır bulunuyorlardı; onlar Peygamber’in bu yazma em­rinden maksadının ancak Kur’ân’da gelenleri te’kîd ve tevsikten başka bir şey olmadığını anlamışlardı. Şayet maksadı diğer bir şey olmuş olsaydı, bunu onla­ra ikinci ve üçüncü defa emrederdi. Çünkü Peygamber, bundan sonra daha gün­lerce ayık olarak yaşadı.

“Bununla beraber Peygamber’in Alî’ye kâğıd ve yazı âleti getirmekle em­rettiği, Alî’nin de yanından gitmesini müteâkıb, Peygamber’in geçmesinden en­dîşe edip: “Yâ Rasûlallah, ben işitirim ve bellerim, dediği; bunun üzerine Peygamber’in ona sadaka hükümlerini, kâfirlerin Arab Yarımadasından çıka­rılması, elçi hey’etlerine kendisinin muamelesi gibi iyi muamele edilmesi; Ensâr’a hayırla vasıyyet ve bundan evvel çoğunu beyân ettiği diğer şeyleri beyân eylemiş olduğu da rivayet edilmiştir.

“Artık bunlardan sonra İbn Abbâs (R)’ın şübhesine tutunmaya ve sahâbîlerin en hayırlıları hakkında söylenegelenleri söylemeğe hiçbir mecal kalmamış­tır. Çünkü ibn Abbâs o zaman bulûğa yaklaşmış, taze bir oğlandı. İ’tibâr ise böyle bir çocuğun anlayışına değil, büyük sahâbîlerin anladığı şeyedir. Allah hepsinden râzî olsun (Şerhu Terâcimi Sahîhi’l-Buhâri, s.17)

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/267-268.

[85] Peygamber’imizin ru’yâda görüp de haber verdiği fitnelerle ni’metler, Allah’ın bildirmesi, yânî vahy yoluyla kendisine bildirilen şeylerdendir. Peygamberin ru’yâları da vahydir. Hz. Âişe’nin haber verdiği üzere, vahyin başlangıcı ru’yâ ol­muştur.

Bu hadîsde Peygamber’in nice mu’cizeleri apaçıktır. Peygamber’imiz üm­metinin kendinden sonra hem yakalanacakları fitneler ve musîbetleri, hem de nail olacakları hudûdsuz ni’met ve rahmet hazînelerini haber verdiği gibi, “Kâsiyât, Âriyât” zümresinden, yâhud müstetire olmakla beraber libâsta israf ve tebzîr edecek nice kadınların zuhur edeceğini de haber veriyor. Mü’minlerin an­nelerini uyandırmayı emretmesi de, kendilerine va’z etmek, sadakaları çoğalt­mak ile israfı terketmeyi teşvîk eylemek, Peygamber’in zevceleri olduklarına aldanarak ibâdet ve tâatten gaflet caiz olamayacağını bildirmek içindir. Dünyâ­daki isrâfçı kâsiyât = giyiniklerin âhırette âriyât = çıplaklar olmaları, hasenat­tan çıplak oldukları içindir de denilmiştir. Bunun daha başka tefsirleri de yapılmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/269.

[86] Câbir’in rivayetinde tasrîh edildiğine göre, Rasûlullah bunu söyledikten sonra bir ay daha yaşamıştır.

Hızır’ın vefat etmiş olduğuna kaail olanlar bu hadîs ile istidlal ederler. Mu­halif görüş sahiblerine göre ise bu hadîsin, Îsâ, Hızır, melekler ve Iblîs’e şümu­lü yoktur. “Yeryüzünde olanlar”dan maksad Muhammed ümmetidir ki, bunlardan kimi icabet ümmeti, kimi da’vet ümmeti olduğundan, o zamanki müslümânlar ile kâfirler bunda dâhildirler. Demin saydıklarımız ise ümmetten sa­yılmış değillerdir. Tâ altıncı, yedinci hicret asırlarında bile Peygamber’in sahâbîliği iddiasında bulunan Reten Hindî, Ma’mer ibnu Burayk, Ma’mer Mağribî ve ben­zerleri uzun ömürlülerin yalancılıklarına bu hadîs ile ihticâc edilmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/269-270.

[87] Uzanıp uyuduktan sonra abdest almadan namaz kılabilmek Peygamberlik husûsiyetlerindendir. Peygamberlerin gözleri uyusa da kalbleri uyumaz. Gece na­mazı bu rivayete göre, son iki rek’at sabah namazının sünnetine ayrıldıktan sonra vitir namâzıyle beraber dokuz rek’attan ibaret olmuş oluyor. Toplamı onbir rek’attır.’..

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/270.

[88] Ebû Hureyre’nin delîl getirdiği iki âyet, metindeki iki âyet olabileceği gibi, bunlar bir sûredeki âyettir, ikincisi ile de şu âyet kasdedilmiştir, denilmiştir: “Allah bir zaman kendilerine Kitâb verilenlerden onu behemahal insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz diye te’mînât almıştı. Onlar işte o sözü sırtlarının arkasına attılar. Onun mukaabilinde az bir menfaati satın aldılar. Müş­teri oldukları o şey ne kötüdür” (Âli İmrân: 3/187).

Ebû Hureyre bu âyetlere bakarak ilmi ketm edip gizlemeyi haram bildiği için, mümkün olduğu kadar bildiklerini neşre çalışmış ve bu yüzden mesmûâtı çok olduğu gibi, merviyyâtı da herkesten ziyâde olmuştur.

Buhârî’nin Târîh’deki rivayetine göre, Ebû Hureyre bir kerre on dâneden çok, büyük sahâbînin toplu olduğu bir mecliste bulunmuş da, onların bil­medikleri bâzı hadîsler rivâyat etmiş. Onlar birbirlerinden tahkik edip, bunların sahîhliğine kaani’ olmuşlar. O mecliste bu hâl birkaç kerre tekerrür edince bâzı kimseler: Muhacirler ile.Ensâr, Ebû Hureyre gibi hadîs rivâyet edemesinler, bu nasıl olur? demişler. Bunlara cevaben Ebû Hureyre metindeki bu sözleri söyle­miş oluyor (Ibn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/271.

[89] Ebû Hureyre’nin neşrettiği ilim, rivayet ettiği hadîslerdeki ilimdir. Neşretmedi­ği ilim için bâzıları ileride ümmetin başına gelecek fitnelere, musibetlere, kıya­metten evvel Ümmetin başına gelecek hâllere âid ilim idi demişlerdir. Peygamber’in vefatından sonra yakın istikbâlde Usmân’ın, Hüseyn’in şehâdetleri ve diğerleri gibi meydana gelecek elemli vak’alar ve şahısları siyâset kay­naşmaları içinde ferman dinleyecek ve hakka samimiyetle kulak verecek hâlde olmayanlara karşı bildiğini söylemek, tarafsız ve fitneden uzak bir zât için hakîkaten tehlikeli idi.

Bâzıları da şuhûd ve irfan sahiblerine hass olup, şerîat ilminin neticesi ve Rasûlullah’a mahabbet ve güzel mutâbaatın büyük meyvesi olan ve diğerlerinin idrâkinden masun kalan esrar ilmidir, derler. Allah murâdını en iyi bilendir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/272.

[90] “Benden sonra kâfirlere dönmeyiniz…” sözünün ma’nâsı “Kâfirlerin hasletle­ri üzere olmayınız” demek olabilir. Bu takdirde “Birbirinin boynunu vuran….” ibaresi ona bir tefsîr ve beyân olur. Bu sözden murâd “Irtidâd etmeyiniz” de­mek de olabilir. Bu takdirde ise, “Birbirinin boynunu vuran” sözünün ma’nâ­sı, “Irtidâdınız ve bu sıfatınızla Câhiliyyet ve küfür günlerindeki gibi olursunuz” demek olur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/273.

[91] Kıssanın buraya âid kısmı Kur’ân-ı Kerim’de tafsil edilmektedir:(el-Kehf: 18/60-82.)

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/275.

[92] İstedikleri bu idi. Çünkü Hızır ile balığın dirilip kaçtığı yerde buluşacaklardı.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/275.

[93] Hızır aleyhi’s-selâm bundan sonra Musa’nın sabredemeyip muhalefet ettiği üç hâdisenin iç yüzünü ona açıkladı ve Musa’dan ayrıldı. Buna âid en kesin bilgi­leri el-Kehf: 18/60-82. âyetlerden okumalıdır. Peygamber’in izhâr eylediği temennî, hakîkaten her mü’minin derin bir iştiyakla iştirak edeceği bir ilim ve hikmet temennîsidir.

Bu hadîs ile âyetlerden ilim tahsîli için uzak mesafelere kadar sefer etme­nin faziletine istidlal edilmiştir. Musa’nın bu sünnetine uyarak sahabe, tâbiûn ve tâbiûnun tâbi’leri ile onlardan sonra gelen âlimlerden birçokları dîn ilimleri­ni toplayıp diyar diyar dolaşmışlardır. Musa’nın bu sefere çıkış sebebini, ilim araştırıcılığının faziletini ve gerçek âlimin ta’rîfini anlatan bir rivayet şudur:

“Musa Peygamber Rabb’ına suâl edip:

– Yâ Rabb! Kullarının sana en sevgilisi hangisidir? demiş.

– Beni zikreden ve unutmayandır, buyurulmuş.

– En hâkim kulun hangisidir? demiş.

– Hakk ile hükmeden ve hevâsına uymayandır, buyurulmuş.

– En âlim kulun kim? demiş.

– Belki bir kelimeye rastgelirim de hidâyete delâlet eder veya bir felâket­ten kurtarır diye insanların ilmini tetebbu’ ile araştırıp kendi ilmine ekleyendir, buyurulmuş.

Bunun üzerine Musa:

– Yâ Rabb, kullarından benden daha âlimi varsa bana göster, demiş.

– Var, buyurulmuş.

– O hâlde onu nerede arayayım? demiş.

– İki denizin birleştiği yerde, kayanın yanında balığı kaybedeceğin yerde…” diye ta’rîf buyurulmuş (Hakk Dîni, IV, 3256-3257).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/276.

[94] Sözün zahirine göre bu “kaale( = râvî der ki)”den sonrasını söyleyen, Ebû Mu­sa (R)’dır. Ondan rivayet edenlerin biri olması da muhtemildir. Bunu söyleyen Ebû Musa’dan başkası ise, bu söz haberin arasına katılmış bir söz olur ki, buna “mudrec kelâm” denir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/277.

[95] Bu hadîsten: Amellerin ancak iyi niyetlerle hesâb edileceği, ibâdette İhlasın şart olduğu; mücâhidler hakkında gelmiş olan fazîletin ancak “Allahın Kelimesini en yüksek kılmak için” mukaatele edenlere hass olacağı; Peygamber’e fasâhat ve câmialı sözler söyleme kaabiliyeti verildiği, çünkü soran kimseyi onun lâfzıyle değil de, sorusunun ma’nâsmı toplayıcı bir cevâb ile cevâblayıp: “Kim Al­lah’ın Kelimesi en yüksek olsun diye kıtal yaparsa, işte onunki Allah yolundadır” buyurduğu gibi hükümler alınmıştır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/277.

[96] Bu hadîs aynı sahâbîden, küçük lâfız farkıyle Kitâbu’1-İlm, 23. bâb’da geçmişti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/278.

[97] “Ve mâ ûtû” hadîsin râvîlerinden A’meş’in kıraatidir. Mütevâtir ve meşhur kı­raat ise: “Yemâûtîtum( = Size az bir ilimden başkası verilmemiştir)” okunur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/279.

[98] Bu hadîs bâzı küçük farklarla, Hacc ve Temenni kitâblarında da gelecektir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/279.

[99] Bu hadîs, müellif Buhârî’nin âlî isnâdlarındandır. Zîrâ buna üç râvî ile ulaşmış­tır. Üçüncü râvî sahâbî olan ibn Tufeyl’dir. Müellif burada hadîsin senedini me­tinden sonraya bırakmıştır. Bunu ya hadîsin isnâd yoluyla eserin isnâd yolu arasını ayırmak için, yâhud ibnu Harrabûz sebebiyle isnadın za’fını göstermek için, yâhud tefennün yâni’ çeşit çeşit söylemek için, yâhud da bunun da cevazını beyân etmek için böyle yapmıştır, ibnu Harrabûz’u ibn Maîn zaîf addetmiştir. Mü­ellif Buhârî’de de onun bu hadîsten başka hadîsi yoktur.

Hz. Alî’nin bu sözünün benzerini ibn Mes’ûd (R) da söylemiştir ki, bunu imâm Müslim, sahîh bir senedle Sahîh’inin mukaddimesinde şöyle tahrîc etmiştir: Ve bana Ebu’t-Tâhir ile Harmele ibn Yahya tahdîs edip şöyle dediler: Bize ibnu Vehb haber verip şöyle dedi: Bana Yûnus, ibn Şihâb’dan; o da Ubeydullah ibn Abdillah ibn Utbe’den haber verdi ki, Abdullah ibn Mes’ûd şöyle demiştir: “Sen akıllarının ermeyeceği bir sözü herhangi bir zümreye (hakîkatte) söyleyici değil­sin (yânî söylemiş, ma’rifet ve hizmet yapmış değilsin… Çünkü) o söz onlardan kimi üzerinde ancak bir fitne olmuştur” (Müslim, el-Câmi’u’s-Sahîh, Mukad­dime, Bâb: 3.)

Akıllar, takatleri derecesinden fazlasını taşıyamazlar. O takatlerin üstüne çıkılırsa, hâlde mevcûd olan salâh bile yerini fesada bırakır.

Âlimlerin birçoğu, anlaşılması güç ve te’vîli müşkil olan sözlerin ve müteşâbihlerin âmmeye söylenmesini hoş görmemişlerdir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/280.

[100] Bu hadîslerde muvahhidlere büyük bir müjde vardır. Doğrulukla can ve gönül­den şehâdet kelimelerini telâffuz edip söyleyen ve itaat eden kimsenin cehennem ateşine haram olacağı müjdesi. Böyle müjdeler Enes’ten ve Ebû Saîd Hudrî’den de rivayet edilmiştir. Günâhları afvolunmamış ma’siyet ehlinin, ce­henneme uğradıktan sonra cennete gireceğine dâir daha birçok haberler vardır. Haberlerde nesh carî olmayacağından bu hadîslerin arasını te’lîf etmek gerekir. İşte bunun için buradaki “haram kılma”dan maksad ebedî kılmaktır demişler­dir. Bu takdirde şehâdet kelimelerini Allah rızâsı için gönülden söyleyenler ateşte ebedî olmazlar demek olur. Daha güzel bir tevcihe göre, kâfirlerin karargâhı olan ateşten masun olurlar, demektir. Bu takdire göre âsî mü’minler azab yur­duna girseler bile kâfirler gibi orada çok uzun zaman kalmayacaklar demek olur… (Tecrîd Ter., II, 303. 268. hadîs).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/281-282.

[101] Büyüklere iclâl ve ihtiram ciheti üzere vâki’ olacak haya makbuldür. Amma dî­nî bir işi terke sebeb olacak hayaya, yânî utangaçlığa gelince, o kötülenmiştir. Ve böylesi dînin tavsiye ettiği haya değildir. O ancak zaîflik, gevşeklik ve aczdir.

Mucâhid ibn Cebr’in sözü olan ta’lîkı, Ebû Nuaym, el-Hılye’de Alî ibn Medînî’den; o da İbn Uyeyne’den; o da Mansûr’dan; o da Mucâhid’den tarikiyle Buhârî’nin şartına göre sahîh bir senedle vasl etmiştir.

Âişe’nin sözü olan ta’lîkı da, Ebû Dâvûd, Ubeydullah ibn Muâz’dan, bize babam tahdîs etti, bize Şu’be, İbrahim ibn Muhâcir’den; o da Safiyye bintu Şeybe’den; o da Âişe’den; şöyle dedi… senediyle rivayet etmiştir (ibn Hacer, Aynî, Kastallânî).

Bu bâbdaki hadîs ile ilim öğrenmekte ve öğretmekte utanmak olmayacağı sabit olmuştur. Keza bu hususta utanıp sıkılmamanın güzelliği, hadîsin tarîkle­rinin birinde takarrür eden hükümle sabittir: Mü’minlerin anneleri bu suâlin­den dolayı Ümmü Suleym’i ayıpladılar da Rasûlullah (S) onları bundan men’ etmiştir.

Şu hâlde, dînî ve ilmî mes’elelerde utanmanın suâle mâni teşkîl etmemesi lâzım geleceğini öğrenmiş oluyoruz.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/282.

[102] Bu hadîs küçük lâfız farklarıyle şimdiye kadar Kitâbu’l-İlm’in 3., 5., 14., 50. bâblarında geçmektedir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/283.

[103] Mezî ince bir sudur ki, oynaşma ve öpme esnasında önden çıkar. Âlime kendisi bir şey sormaktan utanan kimsenin, suâlden doğacak mak­sadın husulü için, bunu başkasına sordurmasının caiz olduğu bu hadîsten anlaşılmakdır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/284.

[104] Suâl husûsî, cevâb umûmî olursa, .sorulandan fazlasıyla cevâb vermek caizdir Usûlcülerin: “Cevâbın suâle mutabık olması îcâb eder” sözündeki mutâbakaat tan maksad, cevâbda ziyâde olmaması değildir; ondan murâd, cevâbın sorulan hükmü ifâde edici olmasıdır (Kastallânî). Bu son iki babın hadîsleri “Hacc Kitâbı”nda da gelecek ve açıklamalar orada verilecektir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/285.


İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: