KİTÂBU’L-ÎMÂN

21 03 2007

KİTÂBU’L-ÎMÂN
Îmân Kitabı

1- Îmân Babı Ve Peygamberin: İslâm Beş Şey Üzerine Bina Edilmiştir… Kavli

Îmân, dil ile söylemek ve organlarla işlemektir. Îmân, artar ve eksilir. Yüce Allah şöyle buyurdu:

“O, mü’minlerin yüreklerine, îmânlarını kat kat artırmaları için sekîneti indirendir” (el-Feth: 48/4);

“Biz de onların hidâyetini artırmıştık” (el-Kehf: 18/13);

“Allah hidâyeti  kabul edenlerin hidâyetini artırır” (Meryem: 19/76);

“Hidâyeti kabul edenler (e gelince),  onların muvaffakıyyetini artırmış, onlara takvalarını ilhâm etmiştir” (Muhammed: 47/17);

“Îmân edenlerin de îmânları artsın ” (el-Muddessir: 74/31);

Ve Allah’ın şu kavli:

“Bir sûre indirildiği zaman içlerinden kimi: Bu sûre hanginizin îmânını artırdı, der. Îmân etmiş olanlara gelince (her inen sûre) dâima onların îmânını artırmıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler” (et-Tevbe: 9/124);

Ve zikri celîl olan Allah’ın şu kavli:

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: (Düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar, o hâlde onlardan korkun, dedi de, bu (söz) onların îmânını artırdı ve: Allah bize yeter, o ne güzel vekildir, dediler” (Âli İmrân: 9/173).

Ve Yüce Allah’ın şu kavli:

“Mü’minler düşman ordularını görünce: işte bu Allah’ın ve Rasûlü’nün bize va’d ettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir, dediler. (Bu) onların îmânlarını ve teslimiyetlerini artırmaktan başka bir şey yapmadı” (el-Ahzâb: 33/22)[2].

Allah için (yânî Allah’a tâat sebebiyle) sevmek ve Allah için sevmemek îmândandır [3].

Umer ibn Abdilazîz (101), Adiyy ibn Adiyy (123)’e şöyle yazdı: Muhakkak ki îmânın bir takım farizaları, akideleri, men’ edilmiş şeyleri ve mendûbları vardır. Kim bunları tam yaparsa îmânı tamamlamış olur, kim de bu işleri tam yapmazsa îmânı kemâle erdirmemiş olur. Eğer ben yaşarsam, bu işleri bilmeniz için ben onları size iyice beyân edip açıklayacağım. Ve şayet ölürsem, ben sizlere hemdem ve yâr olmaya hırslı değilim [4].

İbrâhîm aleyhi’s-selâm da: “Ey Rabb’ım, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster, dedi; Allah: inanmadın mı yoksa, dedi; O da: İnandım, fakat (gözümle de görerek) kalbimin yatışması için.” (el-Bakara: 2/260) demişti.

Muâz ibn Cebel (18), bir zâta: Bizimle otur da (dîn işlerini müzâkere ederek) bir sâat îmânı artıralım, dedi[5].

İbn Mes’ûd (32): Yakîn, îmânın tamâmıdır, dedi [6].

İbn Umer (73): Kul, gönlündeki şübhe veren şeyleri tamâmiyle terk etmedikçe takvanın hakîkatine ulaşmaz, dedi[7]. Mucâhid ibn Cebr (101), “Dînden Nuh’a tavsiye ettiğini sizin için de bir şeriat yaptı” (eş-Şûrâ: 42/13) âyetini: Ey Muhammed, sana da Nuh’a da bir tek dîn tavsiye ettik, demektir diye tefsîr etti.

İbn Abbas, “Sizden herbîriniz için bir şeriat, bir yol ta’yîn ettik” (el-Mâide: 5/48) âyetindeki “şır’a ve minhâc”ı, geniş yol ve sünnet diye tefsîr etti. Yine İbn Abbâs, “Duanız olmasaydı Rabb’ım size değer verir miydi de” (ei-Furkan: 25/77) kelâmı sebebiyle, duânız îmânınız demektir, diye tefsîr etti. Duânın lugattaki ma’nâsı îmândır [8].

1- Bize Ubeydullah ibn Mûsâ (213-214) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Hanzalatu’bnu Ebî Sufyân (151), İkrime ibn Hâlid(115)’den, o da İbn Umer’den haber verdi: İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlul­lah (S) şöyle buyurdu:

“İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah’­tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûl’ü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek, ramazân orucunu tutmak”[9].

2- Îmâna Âid İşler Ve Yüce Allah’in Şu Kavli Bâbı: “Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz hâlis iyilik değildir. Fakat hâlis iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitâb ‘a ve peygamberlere îmân eden, malı sevgisine rağmen akrabaya, yetimlere, yoksullara, yol oğluna, dilenenlere, köle ve esirleri kurtarmaya veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahidleştikleri zaman sözlerini yerine getirenler, sıkıntıda ve hastalıkta ve muharebenin kızıştığı zamanlarda sabr ve metanet gösterenlerin bu hayırlı işleridir. İşte böyleleri, sâdık olanlardır ve onlar takvâya erenlerin tâ kendileridir” (el-Bakara: 2/177) [10];
“Mü’minler muhakkak felah bulmuştur ki, onlar namazlarında huşû ‘u gözetenlerdir, onlar boş ve fâidesiz şeylerden yüz çeviricidirler, onlar zekâtlarını verenlerdir, onlar ırzlarını koruyanlardır, şu var ki, zevcelerine yâhud sağ ellerinin mâlik olduklarına karşı müstesnadır, çünkü onlar kınanmış değildirler. O hâlde kim bunların ötesini isterse şübhe yok ki, onlar haddi aşanlardır. Ve öyle mü’minler ki, onlar emânetlerine ve ahidlerine riayetkardırlar, onlar namazlarına devam ederler” (el-Mu’minûn: 23/1-9)[11].
 

2- Bize Süleyman ibn Bilâl (172), Abdullah ibn Dînâr(127)’dan o da Ebû Sâlih(101)’ten, o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti. Pey­gamber (S): “îmân altmıştan fazla şu’bedir. Hayâ da îmândan bir şu’bedir” buyurmuştur [12].

3- Müslümân. Dilinden Ve Elinden Müslümânların Selâmette Kaldığı Kimsedir Bâbı
 

3- ……. Bize Şu’be (160), Abdullah ibn Ebî’s-Sefer’den ve İsmâîl ibn Ebî Hâlid(145)’den, onlar da Şa’bî’den, o da Abdullah ibn Amr(R)’dan tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “Müslü­man dilinden, elinden müslümânların selâmette kaldığı kimsedir. Mu­hacir de Allah’ın nehy ettiğini terk edendir”.

Ebû Abdillah el-Buhârî şöyle dedi: Ve Ebû Muâviye (194) dedi ki: Bize Dâvûd ibn Ebî Hind (139) Âmir eş-Şa’bî’den tahdîs etti. Şa’bî: Ben Abdullah ibn Amr’dan işittim; o da Peygamber’den dedi.

Ve keza Abdu’1-A’lâ (189) Dâvûd’dan; o da Âmir’den, o da Ab­dullah ibn Amr’dan, o da Peygamber’den söyledi[13].

4- Müslümânların Hangisi Efdaldir Bâbı
 

4- …….. Ebû Mûsâ (R) şöyle demiştir:

- Yâ Rasûlallah! Müslümanların hangisi efdaldır? diye sordular.    Rasûlullah (S):

- “Müslümanlar, dilinden ve elinden selâmette kalandır” bu­yurdu [14].

5- Yiyecek Yedirmek İslâm’dandır Bâbı
 

5- ……. Bize Leys ibn Sa’d (175) Yezîd(128)’den, o da Ebu’l-Hayr(90)’dan, o da Abdullah ibn Amr(R)’dan tahdîs etti (O şöyle de­miştir): Bir kimse Rasûlullah’a:

- İslâm’ın en hayırlısı hangisidir? diye sordu.

Rasûlullah (S):

- “Yiyecek yedirmen, tanıdığına tanımadığına selâm vermendir” cevâbını verdi [15].

6- Kişinin Kendi Nefsi İçin Arzû Ettiğini Kardeşi İçin De Arzû Etmesi Îmândandır Bâbı
 

6- ……. Bize Müsedded ibn Muserhed (228) tahdîs edip şöyle dedi:

Bize Yahya ibn Saîd el-Kattân (198) Şu’be ibn Haccâc’dan, o da Ka­tâde ibn Diâme es-Sedîsî(117)’den, o da Enes ibn Mâlik(93)’ten, o da Peygamber(S)’den tahdîs etti.

Ve kezâ Hüseyin el-Muallim’den; dedi ki: Bize Katâde, Enes(R)’den tahdîs etti. Peygamber (S): “Hiçbiriniz, kendiniz için arzû ettiğinizi kardeşiniz için arzû etmedikçe, (kemâliyle) îmân etmiş olmaz” buyurdu [16].

7- Rasûlullah(S)’ı Sevmek Îmândandır Bâbı
 

7-…….Bize Ebû’z-Zinâd (130) el-A’rac(l 17)’dan, o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:

“Nefsim elinde olan Allah ‘a yemîn ederim ki hiçbiriniz, ben ken­disine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça (kemâ­liyle) îmân etmiş olmaz” [17].

8- Bize Ya’kûb ibn İbrâhîm (252) tahdîs edip şöyle dedi: Bize İbn Uleyye (194) Abdulazîz ibn Suheyb’den, o da Enes’ten, o da Pey­gamber’den tahdîs etti. H ve keza bize Âdem ibn Ebî Iyâs tahdîs edip şöyle dedi: Bize Şu’be, Katâde’den; o da Enes(R)’den tahdîs etti. Enes şöyle demiştir:

Peygamber (S) şöyle buyurdu:

“Hiçbiriniz ben ona babasından da, evlâdından da, bütün insanlardan da sevgili olmadıkça (kemâliy­le) îmân etmiş olmaz”.

8- Îmânın Tatlılığı Babı
 

9-…….Bize Eyyûb es-Sahtıyânî (131) Ebû Kılâbe(104)’den, o da Enes(R)’den tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:

“Kimde üç şey bulunursa îmânın tatlılığını tatmış olur: Allah ile Rasûl’ü ken­disine başkalarından daha sevgili olmak; bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allah için sevmek; (Allah onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına hoşlanmamak” [18]

9- Bâb: (Kâmil) Îmânın Alâmeti Ensâr’ı Sevmektir
 

10- ……. Bana Abdullah ibnu Abdillah ibn Cebr haber verip şöyle dedi: Ben Enes(R)’den işittim; Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “Kâ­mil îmânın alâmeti Ensâr’ı sevmek, münafıklığın alâmeti de Ensâr’a buğz etmektir”[19]

10- Bâb [20]
 

11-…….Zuhrî şöyle dedi: Bana Ebû İdrîs Âizu’llah ibnu Abdillah (80) haber verdi ki, Ubâdetu’bnu’s-Sâmit (R) ki, birinci Aka­be gecesinde bey’at eden on iki nakîbin biri olmuş ve Bedir harbinde de hazır bulunmuş idi; şöyle demiştir: Rasûlullah (S) etrafında sahâbîlerinden bir cemâat mevcûd olduğu hâlde buyurdu ki: “Allah’a (ibâ­dette) hiçbir şeyi ortak kılmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız bir yalan­la (kimseye) iftira etmemek, hiçbir ma’rûfta (iyi işte) isyan etmemek üzere bana bey’at (yânî benimle ahd) ediniz, içinizden sözünde du­ran olursa mükâfatı Allah ‘in üzerindedir. Bu dediklerimden birini yapıp da ondan dolayı dünyâda cezalandırılırsa, bu ceza ona keffârettir. Bunlardan birini yapıp da yaptığı fiili Allah örterse, işi Allah’a kalır: İsterse onu afveder, isterse ona ceza verir”. Biz de bu şart üze­re Peygamber’le bey’at ettik [21].

11- Bâb: Fitnelerden Kaçmak Dîndendir
 

12-…….Ebû Sâîd (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle bu­yurdu:

“Yakında (öyle fanâlıklar meydana gelecek ki) bir müslümânın, kendi dînini fitnelerden selâmete kaçırmak için, dağ başlarında gezdirip, yağmur sularının düştüğü yerlerde (yânî vâdîler ve sahra­larda) güdeceği davarları, en hayırlı malı olacaktır” [22].

12- Peygamber(S)’in “Allah’ı en çok bileniniz benim” Sözü Ve Yüce Allah’ın: “Allah sizi yemînlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz, fakat sizi kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muâhaze eder…” (el-Bakara: 2/225) Kavli Sebebiyle Ma’rifetin, Kalbin Fiili Olduğu Babı [23]
 

13-…….Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) sahâbîlerine em­rettiği zaman dâima takat getirebilecekleri işleri emreder idi. (O zamân) sahâbîleri: Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz. Allah senin olmuş olacak günâhlarına mağfiret etmiştir, derlerdi de, öfke alâme­ti yüzünde bilinecek kadar kızar ve ondan sonra da: “En ziyâde takvalınız ve Allah’ı en çok bileniniz, şübhesiz ki benim” buyururdu[24].

13- Kişinin, Kâfirliğe Dönmekten, Ateşe Atılacakmışcasına Hoşlanmaması Îmândandır Babı
 

14-…….Bize Şu’be, Katâde’den; o da Enes(R)’den tahdîs etti. Peygamber (S) buyurdu ki:

“Kimde üç şey bulunursa  imânın lezzeti­ni tatmış olur: Allah ile Rasûl’ü kendisine başkalarından daha sevgi­li olan kimse; bir kulu seven, fakat yalnız Allah için seven kimse; Allah kendisini kâfirlikten kurtardıktan sonra yine kâfirliğe dönmekten ateşe atılacakmışçasına hoşlanmayan kimse”[25].

14- Îmân Ehlinin Ameller Sebebiyle Birbirlerinden (Faziletçe) Üstün Oluşları Babı
 

15-…….Bana Mâlik, Amr ibn Yahya el-Mâzinnî’den, o da ba­basından, o da Ebû Saîd Hudrî(R)’den tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:

“Cennet ahâlîsi cennete, ateş ahâlîsi de ateşe girdikten sonra Yüce Allah: Kimin kalbinde bir hardal tanesi ağırlığınca îmân varsa ateş­ten çıkarınız, diye emreder. Bunun üzerine bu kimseler simsiyah ke­silmiş oldukları hâlde çıkarılıp Hayât (yâhud Haya) nehri içine atılırlar ve orada sel uğrağında kalan yabanî reyhan tohumları nasıl sür’atle yetişirse öylece yetişirler. Görmez misin, bunlar sapsarı olarak ve iki tarafa salınarak (ne güzel) sürerler” [26].

Ve keza Vuheyb ibn Aclânî (105) dedi ki: Bize Amr ibn Yahya babasından, o da Ebû Saîd’den bu hadîsi tahdîs etti ve bu rivayetin­de “Hayât Nehri” ve “Hayırdan bir hardal tanesi” ta’bîrlerini söy­ledi [27].

16-…….Bize İbrâhîm ibn Sa’d (l 10-183), Salih ibn Keysân’dan; o da İbn Şihâb’dan, o da Ebû Umâme ibn Sehl’den tahdîs etti ki, o da Ebû Saîd Hudrî (R)’den şöyle derken işitmiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

-  “Uyuduğum esnada gördüm ki insanlar bana arz olunuyor­lardı. Üstlerinde gömlekler vardı, bu gömleklerin bâzısı memelere ula­şıyor, bâzısı daha kısa idi. Umer ibn Hattâb da bana arz olundu. Üstünde (eteklerini yerde) sürüdüğü bir gömlek vardı.”

- Yâ Rasûlallah!  Bunu ne  ile te’vîl (yânî ta’bîr) ettin? diye sordular.

- “Dîn ile” dedi[28].

15- Haya İmândandır Bâbı
 

17…….. Bize Mâlik ibn Enes, İbn Şihâb’dan; o da Salim ibn Abdillah(106, 108)’den, o da babası Abdullah ibn Umer(R)’den ha­ber verdi ki (şöyle demiştir): Rasûlullah bir gün Ensâr’dan bir kim­senin yanından geçiyordu. Ensârî, kardeşini hayadan men’ediyordu. Rasûlullah (S): “Ona ilişme, çünkü haya îmândandır” buyurdu [29].

16- Bâb: “… Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar, zekât verirlerse yollarım serbest bırakın… ” (et-Tevbe: 9/5) [30].
 

18-…….Bize Şu’be, Vâkıd ibn Muhammed’den tahdîs etti: şöyle demiştir: Ben babamdan işittim; İbn Umer’den tahdîs ediyordu (O şöyle demiştir): Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

“Allah’tan başka hakk ilâh olmadığına ve Muhammed’in Ra­sûlullah olduğuna (zahirde) şehâdet, namazı ikaame, zekâtı eda edin­ceye kadar insanlarla muharebe etmekliğim bana emrolundu. Onlar bu işleri yapınca -Müslümanlık hakkının gereği (olan haddler) müstesna- İslâm hakkı olmak üzere canlarını ve mallarını benim elim­den kurtarırlar. (Bâtınlarından dolayı olan) hesâblarına gelince, o (he­sabı görmek) Allah’a âiddir”[31]

17- Yüce Allah’ın: “İşte bu, sizin yapageldiğiniz iyi amelleriniz sayesinde mîrasçı kılındığınız Cennettir” (ez-Zuhrûf: 43/72; küçük fark ile el-A’râf: 7/43) Kavlinden Dolayı “Îmân Ancak Ameldir” [32] Diyen Kimse Babı
 

Ve ilim ehlinden bir cemâat, Yüce Allah’ın şu: “İşte Rabb’ına and olsun ki onlara, topuna yapmakta oldukları şeylerden elbette soracağız” (el-Hıcr: 13/92-93) kavli hakkında (sorulacak şey) “La ilahe illa’llâh”tır dediler. Ve bir de “Artık çalışanlar da bunun gibi (bir murâd için) çalışmalıdır” (es-Sâffât: 37/61) [33] buyurduğu için (îmân kalbin, lisanın ve a’zâların amelidir).

19-…….Bize İbn Şihâb, Saîd ibn Museyyeb (93 ? 95)’den; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti (şöyle demiştir): Rasûlullah’a:

- Amelin hangisi efdaldir? diye soruldu. Rasûlullah (S):

- Allah’a ve Rasûl’üne îmân etmektir, buyurdu.

- Ondan sonra hangisi? diye soruldu.

- Allah yolunda cihâddır, buyurdu.

- Ondan sonra hangisi? denildi.

- Makbul olmuş haccdır, cevâbını verdi [34]

18- Bâb: İslâm Hakikat Üzere Olmadığı Zaman, Sırf İnkiyâd İçin Yâhud Öldürülmekten Korkmaktan Dolayı Olduğu Zaman (Muteber Olmaz)
 

Çünkü Yüce Allah: “Bedeviler îmân ettik dediler. De ki: Siz henüz îmân etmediniz, velâkin henüz îmân kalblerinizin içine girmemiş olduğu hâlde İslâm ‘a girdik deyin…” (el-Hucurât: 49/14) buyurdu. İslâm hakîkat  üzere olursa böylesi de zikri celîl olan Allah’ın şu: “Hakk dîn, Allah indinde İslâm’dır” (Âli İmrân: 3/19) kavlinin gereği üzere olmuştur.[35]

20-…….Zuhrî şöyle dedi: Bana Âmir ibn Sa’d(103,104),babası Sa’d ibn Ebî Vakkas(R-55, 58)’dan haber verdi ki, şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bir takım insanlara dünyalık veriyordu; bu Sa’d da orada oturuyordu. Derken Rasûlullah içlerinden en ziyâde beğendi­ğim birini bıraktı. Bunun üzerine:

- Yâ Rasûlallah! Fulânı niçin bıraktın? Vallahi onu bir mü’min biliyorum, dedim.

- Öyle deme, müslim (de), buyurdu [36].

Bir müddet sustum. Nihayet o adam hakkındaki bilgim bana ga­lebe etti de dayanamadım, yine sözümü tekrar ederek:

- Fulânı niçin mahrum bıraktın? Vallahi ben onu mü’min bili­yorum, dedim.

Yine:

- Öyle deme, müslim (de), buyurdu.

Ben yine sustum. Lâkin o zât hakkındaki bilgim bana galebe et­ti, sözümü tekrar ettim. Rasûlullah yine o sözü tekrar ettikten sonra:

- Ey Sa ‘d, bir adama, Allah onu yüzü koyun ateşe atmasın diye başkasını daha ziyâde sevdiğim hâlde ihsanda bulunduğum olur, bu­yurdu [37].

Bu hadîsi Zuhrî’den Yûnus, Salih ibn Keysân, Ma’mer ibn Râşid ve Zuhrî’nin erkek kardeşinin oğlu Muhammed ibn Abdillah da rivayet etti[38].

19- Bâb: Selâm (Vermek) İslâm’dandır
 

Ammâr ibn Yâsir (37) şöyle dedi: Üç şeyi her kim biraraya getirebilirse îmânı tam toplamış olur: Nefsine karşı olsa da insafı elden bırakmamak, herkese selâm vermek, fakîr iken de infâk eylemek [39].

21-…….Abdullah ibn Amr(R)’dan (şöyle demiştir): Bir kimse Rasûlullah’a:

- İslâm’ın en hayırlısı hangisidir? diye sordu.

Rasûlullah (S):

“Yiyecek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermendir” buyurdu [40].

20- Hayât Yoldaşına Nankörlük Etmek (Bir Nevi’ Küfürdür) Ve Kâfirliğin Berisinde Kâfirlik Vardır Babı[41]
 

Bu konuda Ebû Saîd Hudrî’den ve Peygamber(S)’den rivayet edilmiş hadîs vardır [42].

22-……. Ibn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S):

- Bana cehennem gösterildi, bir de gördüm ki cehennem ahâlî­sinin çoğu kadınlardır. Onlar küfr ederler, buyurdu.

Bunun üzerine:

- Allah’a mı küfr ederler? diye soruldu. Peygamber:

- Onlar kocalarına karış küfrün ederler, iyiliğe karşı küfrân eder­ler. Birisine bütün zaman ihsan etsen de sonra senden (hoşuna git­meyen) bir şey görse, “Ben senden hiçbir hayır görmedim” der [43].

21- Ma’siyetler, Câhiliyyet İşi Nev’indendir Babı
 

Allah’a ortak koşma müstesna, bu Câhiliyyet işlerinin sahihleri, bunları işlemeleri sebebiyle kâfir sayılmazlar. Çünkü Peygamber (S), Ebû Zerr’e: “Demek ki sen, içinde henüz Câhiliyyet ahlâkı bulunan bir kimsesin” buyurdu; Yüce Allah da: “Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak tanınmasını mağfiret etmez, ondan başkasını, dileyeceği kimseler için mağfiret eyler…” (en-Nisâ: 4/48,116) buyurdu [44].

23-……. Bize Şu’be, Vâsıl el-Ahdeb(120)’den, o da el-Ma’rûr ibn Suveyd’den tahdîs etti. O şöyle demiştir: Ben Rebeze köyünde Ebû Zerr’e kavuştum. Toplamı bir hullelik, yânî bir ridâ ile bir izâr-dan ibaret bir takımlık kumaşın yarısı kendisinin, yarısı kölesinin sır­tında bulunuyordu. Ben kendisine böyle birer yarı parçanın her ikisinin sırtında ayrı ayrı bulunmasının sebebini sordum. Bunun üzerine Ebû Zerr (R) şöyle şöyle anlattı: Ben bir kerre bir adamla söğüştüm de onu anasından dolayı ayıbladımdı. Peygamber (S) bana:

“Yâ Ebâ Zerr! Onu sen anasından dolayı mı ayıblıyorsun? De­mek ki sen, içinde henüz Câhiliyyet (ahlâkı) bulunan bir kimsesin. Hizmetçileriniz sizin öyle kardeşlerinizdir ki, Allah onları sizin elle­rinizin altına emânet etmiştir. Her kimin eli altında kardeşi bulunur­sa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçleri yetmeyecek zahmetli bir iş yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz, onlara yardım ediniz” buyurdu [45].
22- Bâb:  “Eğer mü’minlerden iki zümre birbirleriyle döğüşürlerse aralarım barıştırın…” (el-Hucurât: 49/9). Yüce Allah bu döğüşen kimselere mü’minler ismini verdi [46] .
 

24-…….Bize Eyyûb es-Sahtıyânî ile Yûnus ibn Abîd (139), Hasen el-Basrî(110)’den, o da el-Ahnef ibn Kays(67)’tan tahdîs etti. Şöyle demiştir: Şu adama -Buhârî’nin Fiten’deki rivayetinde Peygamber’in amucaoğlu Alî’ye- yardıma gidiyordum. Ebû Bekre beni karşıladı ve:

- Nereye gidiyorsun? diye sordu.

- Şu adama yardım etmek istiyorum, dedim. Ebû Bekre bana:

- Geri dön; çünkü ben Rasûlullah(S)’tan işittim: “İki müslümân kılıçlarıyle karşılaştıkları zaman, öldüren de ölen de cehennem­dedir” buyuruyordu [47].

- Yâ Rasûlallah! Öldüren böyle; ya ölene ne oluyor? diye sordum.

- “Ölen de arkadaşını öldürmeğe hırslı idi de ondan” buyurdu.

23- Bâb: Zulmün Bâzısı Daha Hafiftir [48]
 

25-…….Bize Ebu’l-Velîd (227) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Şu’be tahdîs etti. H Buhârî dedi ki: Ve bana Bişr ibn Hâlid (253) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Muhammed ibn Ca’fer (192 ? 194) Şu’be’den, o da Süleyman ibn Mıhrân(148)’dan, o da İbrahim ibn Yezîd(96)’den tahdîs etti. Abdullah ibn Mes’ûd (R) şöyle demiştir: “îmân edip de îmânlarına zulüm karıştırmayanlar, işte emin olmak ancak onların hakkıdır. Doğru yola giden de onlardır” (el-En’am: 6/82) âyeti indiği za­man Rasûlulah(S)’ın sahâbîleri: Hangimiz nefsine zulm etmemiştir? dediler. Bunun üzerine: “Allah’a ortak edinmek şübhesiz büyük bir zulümdür” (Lukmân: 25/13) âyeti nazil oldu [49].

24-  Münâfıkın Alâmeti Babı
 

26-…….Bize Nâfi’ ibn Ebî Âmir Ebû Süheyl, babası Mâlik ibn Ebî Âmir(112)’den; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti. Peygam­ber (S): “Münâfıkın alâmeti üçtür: Söz söylerken yalan söyler; va’d ettiği vakit sözünde durmaz; kendisine birşey emniyet edildiği zaman hıyanet eder” buyurdu.

27-…..Bize Sufyân es-Sevrî (160), A’meş’ten; o da Abdullah ibn Murre(100)’den o da Mesrûk(63)’tan; o da Abdullah ibn Amr(R)’dan tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:

“Dört şey her kimde bulunursa hâlis münafık olur; her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklık­tan bir huy kalmış olur. Bunlar şunlardır: Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman hıyanet etmek; söz söylerken yalan söylemek; ahd et­tiğinde ahdini tutmamak; husûmet zamanında da haktan ayrılmaktır”.

Şu’betu’bnu’l-Haccâc bu hadîsi Süleyman el-A’meş’ten rivayet etmekte Sufyân es-Sevrî’ye mutâbaat etti[50].

25- Bâb: Kadr Gecesini Tâatle Geçirmek Îmândandır [51]
 

28-…….Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): “Her kim îmânından dolayı ve ecrini yalnız Allah’tan umarak kadr gecesi­ni tâatle geçirirse, onun lehine geçmiş günâhları mağfiret olunur” buyurdu.

26- Bab: Cihâd Îmândandır
 

29-…….Bize Ebû Zur’a ibnu Amr ibn Cerîr tahdîs edip şöyle dedi: Ben Ebû Hureyre(R)’den işittim; Peygamber (S) buyurdu ki: “Allah kendi yolunda cihâda çıkan kimseye: “Onu evinden çıkaran şey yalnız bana îmân ve elçilerimi tasdik ise, nail olduğu ecir ve gani­metle (salimen yurduna) geri getireyim, yâhud cennete girdireyim” diye tekeffül etmiştir. Ümmetime meşakkat verecek olmasaydım, hiç­bir cihâd müfrezesinin arkasından geri kalmazdım. Yemîn olsun ki Allah yolunda öldürülüp tiiriltilmemi, ondan sonra öldürülüp diriltilmemi, ondan sonra öldürülmemi ne kadar isterdim!” [52]

27- Bâb: Ramazân Gecelerini Nafile İbâdetle Geçirmek Îmândandır
 

30-…….Bana Mâlik, İbn Şihâb’dan; o da Humeyd ibn Abdirrahmân(95)’dan; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:

“Her kim ramazânda îmânı sebebiyle ve ecrini yalnız Allah’tan umarak nafile ibâdetlerle uğraşırsa, kendisi lehine, geçmiş günâhları mağfiret olunur”[53] .

28- Bâb: Mükâfatını Yalnız Allah’tan Umarak Ramazân Orucunu Tutmak Îmândandır
 

31-…….Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

“Her kim ramazân orucunu, îmânı sebebiyle ve mükâfatını yal­nız Allah’tan umarak tutarsa, kendi lehine, geçmiş günâhları mağfi­ret olunur”[54].

29- “İslâm Dîni kolaylıktır” ve Peygamber(s)’in: “Allah’a en sevgili olan dîn müsâadekârlık (semahat) ve kolaylık üzerine kurulmuş olan, hanîf İslâm Dîni’dir” Sözü Babı [55]
 

32-….Bize Umer ibn Aliyy (190), Ma’n ibn Muhammed el-Gıfârî’den; o da Saîd ibni Ebî Saîd el-Makburî(100)’den; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:

“Şübhesiz ki bu dîn kolaylıktır. Hiçbir kimse yoktur ki, bu dîn hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da dîn ona galebe et­mesin (ve erinip büsbütün amelden kesilmesin). Öyle olunca ortala­ma gidin. (Eğer en kâmili yapamazsanız, ona) yaklaşın, (az olsa da devamlı amel ve ibâdetten dolayı) sevinin; sabah, akşam ve gecenin bir cüz’ünde (ibâdete tevfîk vermesi için Allah’tan) yardım isteyin”[56].

30- Bâb: Namaz Îmândandır
 

Ve Yüce Allah: “Allah îmânınızı zayi’ edecek değildir…” (el-Bakara: 2/143) kavliyle, Beytu’l-Makdis’e doğru kıldığınız namazlarınızı zayi’ edecek değildir, ma’nâsını kasdeder [57].

33- Bize Amr ibn Hâlid (229) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Zü-heyr ibn Muâviye (173) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Ebû İshâk es-Sâbîî(127) Berâ ibn Âzib(R)’den şöyle tahdîs etti:Peygamber (S) Medine’ye ilk geldiğinde Ensâr’dan olan dede­leri (yâhud diğer lâfza göre dayıları) yurduna musâfir oldu. Ve on altı yâhud on yedi ay Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldı. Hâlbuki kıblesinin BeytuM-Harâm’a doğru olmasını arzu ederdi. Ka’be’ye yö­nelerek ilk kıldığı namaz, ikindi namazı olmuştu. Bir cemâat de O’nunla birlikte kıldılar. Ondan sonra birlikte namaz kılanlardan biri namâzdan çıktı.Mescidin birinde bulunan bir cemâate namâzdalar iken yo­lu uğradı. Onlara: “Rasûlullah ile birlikte Mekke’ye doğru namaz kıldığıma Allah için şehâdet ederim” deyince (namazlarını bozma­dan) oldukları gibi Beyt’e döndüler.

Rasûlullah Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldığı sırada Yahûdîler ve Hrıstiyanlar O’ndan hoşlanırlardı.Ka’be’ye doğru yüzünü döndürünce, bu fiilini beğenmediler.

Zuheyr dedi ki: Bize Ebû İshâk, Berâ’dan tahdîs etti. Berâ ibn Âzib bu hadîsinde şöyle demiştir: Kıble tahvîl edilmeden evvel, ilk kıbleye doğru namaz kılarak vefat etmiş, öldürülmüş kimseler de vardı. Bunlar hakkında nasıl bir hüküm vereceğimizi bilemedik. O zaman Yüce Allah: “Allah îmânınızı zayi’ edecek değildir” (el-Bakara: 143) âyetini indirdi[58].

31- Kişinin Müslümanlığının Güzelliği Babı
 

34- İmâm Mâlik şöyle dedi: Bana Zeyd ibn Eslem haber verdi. Ona da Ata ibn Yesâr haber verdi. Ona da Ebû Saîd Hudrî haber verdi ki, kendisi Rasûlullah(S)’dan şöyle derken işitmiştir:

“Bir kul müslümân olur ve müslümânlığı da güzel olursa, Allah onun evvelce işlemiş olduğu her kötülüğünü örter. Ondan sonra sıra kısasa (yânî mükâfat ve mücâzâta) gelir. Bir hasene, ondan yedi yüz kat büyük hasene ile; bir seyyie (yânî kötülük) ise, yalnız kendi mis­li ile karşılanır: meğer ki Allah o seyyieyi afveder”[59].

35-……. Bize Ma’mer ibn Râşid, Hemmâm ibn Münebbih(131)’den haber verdi. Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

“Biriniz İslâm’a girişini güzel yaparsa, yapacağı her bir hasene, kendisi lehine on mislinden yedi yüz katına kadar büyük derecelerle yazılır; yapacağı her bir seyyie ise, ancak kendi misli ile yazılır”[60].

32- Bâb: Allah’a En Sevgili Olan Dîn (Ameli), En Devamlı Yapılanıdır [61]
 

36-……. Hişâm dedi ki: Bana babam Urvetu’bnu’z-Zubeyr,

Âişe(R)’den haber verdi ki, Peygamber (S), Âişe’nin yanında bir ka­dın varken yanlarına girdi.

- “Bu kadın kimdir?” diye sordu. Âişe:

- Fulânca kadındır, dedi ve o kadının kıldığı namazları anlat­mağa başladı.

Rasûlullah ise:

- “Bu sözü bırak. Dâima elinizden gelecek şeyleri yapınız. Yoksa Allah’a yemîn olsun ki, siz usanmadıkça Allah usanmaz” buyurdu. Rasûlullah’ın en ziyâde sevdiği dîn (yânî tâat), sahibinin devâmlı olarak yaptığı idi [62].

33- Îmânın Artıp Eksilmesi Ve Yüce Allah’ın Şu Kavilleri Babı: “Biz de onların hidâyetini artırmıştık” (el-Kehf: 18/13), “…îmân edenlerin de inançları artsın…” (el-Müddessîr: 74/31)
 

Ve Allah: “Bu gün sizin dîninizi kemâle erdirdim…” (el-Mâide: 5/3) buyurdu. Binâenaleyh kemâlden bir şey eksildiği zaman, o eksiktir [63].

37-……. Bize Katâde, Enes(R)’ten tahdîs etti. Peygamber (S) buyurdu ki: “La ilahe ille’llâh deyip de kalbinde bir arpa ağırlığınca hayr (yânî îmân) bulunan kimse cehennemden çıkacaktır. La ilahe ille’llâh deyip de kalbinde bir buğday ağırlığınca hayr bulunan kimse cehennemden çıkacaktır. La ilahe ille’llâh deyip de kalbinde bir zer­re ağırlığınca hayr bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.”

Ebû Abdillah Buharı şöyle dedi: Ebân: Bize Katâde tahdîs etti; bize Enes Peygamber’den tahdîs etti, dedi. Bu isnâddaki hadîste “hayrdan” yerine “îmândan” ta’bîri geldi [64].

38-…….Bize Kays ibn Müslim (120), Tarık ibn Şihâb (83-R)’den haber verdi; şöyle demiştir: Yahûdîler’den bir kimse Umer ibn Hat-tâb(R)’a:

- Ey Mü’minlerin Emîri! Sizin Kitâb’ınızda okumakta olduğu­nuz bir âyet var ki, biz Yahûdî topluluğuna nazil olmuş olaydı, nazil olduğu günü bayram edinirdik, dedi.

Umer:

- Hangi âyettir o? diye sordu. Yahûdî:

- “Bu gün sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimeti­mi tamamladım ve size dîn olarak müslümânlıktan hoşnûd ol­dum…” (el-Mâide: 5/3) cevâbını verdi.

Bunun üzerine Umer:

- Biz bu âyetin indiği günü de, yeri de biliyoruz (kıymetini takdîr ediyoruz). Bu âyet Peygamber’e bir cumua günü Arafa’da kaaim iken nazil olmuştur, dedi [65].

34- Bâb: Zekât İslâmdandır
 

Ve Allah’ın şu kavli: “Hâlbuki onlar Allah’a, O’nun dininde ihlâs erbabı muvahhidler olarak ibâdet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkasıyle emrolunmamışlardı. En doğru dîn de bu idi” (el-Beyyine: 98/5)

39-…….Bana Mâlik ibn Enes, amucası Ebû Süheyl ibn Mâlik’ten, o da babası Mâlik ibn Ebî Âmir’den tahdîs etti ki, o, Talha ibn Ubeydillah(R)’dan şöyle derken işitmiştir: Necd ahâlîsinden saçı darmadığınık (fakîr) bir kimse Rasûlullah’a geldi. Uzaktan sesini kar­makarışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlayamıyorduk. Nihayet yaklaştı; meğer İslâm’ın ne olduğunu soruyormuş. Bu suâle karşı Rasûlullah(S):

- Bir gün bir gece içinde beş namaz, buyurdu. O zât:

- Üzerimde bu namazlardan başkası da olacak mı? diye sordu.

- Hayır, meğer ki kendiliğinden kılasın, buyurdu. Ondan sonra Rasûlullah:

- Bir de ramazân orucu, buyurdu. O zât:

- Üzerimde bundan başkası da olacak mı? diye sordu. O da:

- Hayır, meğer ki kendiliğinden tutasın, cevâbını verdi. Talha der ki: Rasûlullah, zekâtı da ona söyledi. O zât yine:

- Üzerimde bundan başkası da olacak mı? diye sordu. Yine Rasûlullah:

- Hayır, meğer ki kendiliğinden veresin, cevâbını verdi. Bunun üzerine (o Necdli fakîr zât):

- Vallahi bundan ne artık, ne eksik bir şey yapacak değilim, diyerek arkasını dönüp gitti. Bunu duyunca Rasûlullah:

- Eğer doğru söylüyorsa felah buldu gitti, buyurdu [66].

35- Bâb: Cenazenin Arkasından Gitmek Îmândandır
 

40- Bize Ahmed ibnu Abdillah ibn Alî el-Mencûfî (252) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Ravh (205) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Avf ibn Ebî Cemile (146) Hasen Basrî’den ve Muhammed ibn Sîrîn(l 10)’den; onlar da Ebû Hureyre(R)’den tahdîs etti (ki Ebû Hureyre şöyle de­miştir); Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

“Her kim îmânı sebebiyle ve sevabını-yalnız Allah’tan umarak bir müslümân cenazesi arkasından gider ve üzerine namaz kılıp gö­mülmesini bitirinceye kadar beraber bulunursa, iki kîrât ecr ile döner ki, kıratların her biri Uhud dağı gibidir. Her kim o cenaze üzerine namaz kılar da defn olunmadan evvel dönerse, bir kîrât ecr ile dönmüş olur”.

Usmân ibn Ebî Heysem el-Müezzin (220), bu hadîsi Avf el A’râbî(146)’den rivayet etmekte Ravh’a mutâbaat etti. Dedi ki: Bize Avf, Muhammed ibn Sîrîn’den; o da Ebû Hureyre’den; o da Peygamber’den olmak üzere geçen hadîs gibi tahdîs etti [67].

36- Mü’minin, Farkında Olmaksızın Amelinin Bâtıl Olup Boşa Gitmesinden Korkması Babı
 

İbrahim et-Teymî (192): “Sözümü amelimle ne zaman karşılaştırdım ise yalancı çıkmaktan korkmuşumdur” dedi. İbn Ebî Muleyke (117): “Peygamber’in sahâbîlerinden otuz zâta yetiştim; hepsi de münafık olmaktan korkuyorlardı, içlerinde, benim îmânım, Cibrîl ve Mîkâîl’in îmânı gibi sağlam ve nifak arız olmaktan masundur diyen de hiç yoktu” dedi. Hasen el-Basrî (110?)’nin de: “Allah’tan mü’minden başkası korkmaz, münafıktan başkası emîn olmaz” dediği zikrolunur. Ve Yüce Allah’ın: “… Bir de onlar işledikleri (günâh) üzerinde, bilip dururlarken ısrar etmeyenlerdir” (Ali-İmrân: 3/135) kavlinden dolayı, tevbe etmeksizin nifak ve ma’siyette ısrar etmekten korkulur [68].

41-…….Zubeyd (122) dedi ki: Ben Ebû Vâil(100)’e Murcie fır­kası hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle dedi: Bana Abdullah ibn Mes’ûd (R) tahdîs etti ki, Peygamber (S): “Müslüman’a sövmek fısk, onunla kıtal etmek küfürdür” buyurmuştur [69].

42-…….  Bize   İsmâîl ibn  Ca’fer,  Humeyd(143)’den;  o da Enes(R)’den tahdîs etti. Enes şöyle dedi: Bana Ubâdetu’bnu’s-Sâmit (R) haber verip şöyle dedi: Rasûlullah (S), Kadr gecesini haber ver­mek üzere (hücresinden) çıktı. Derken müslümanlardan iki kişi kav­ga ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah:

“Ben size Kadr gecesini haber vermek üzere çıkmıştım. Fulân ile fulân kavga ettiler de o bilgi ref olundu. İhtimâl ki, hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz Kadr gecesini (yirmiden sonraki) yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız” buyurdu [70].

37- Cibrîl’in Peygamber’e Îmândan, İslâm’dan, İhsandan, Kiyamet Vaktinin Bilgisinden Sorması Ve Peygamberin Ona Bunları Beyân Etmesi Babı
 

Ve sonra Peygamber: “Cibril aleyhi’s-selâm sizlere dîninizi öğretmek için geldi” buyurdu da, Abdu’1-Kays hey’etine îmândan olarak beyân ettiği şeylerle ve Yüce Allah’ın: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa ondan bu dîn asla kabul olunmaz…” (Âli imrân: 3/85) kavli ile birlikte, buradaki hadîste zikrolunan şeylerin hepsini dîn yaptı [71].

43-……. Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah(S) meydanda oturuyordu. Yanına bir adam geldi ve:

- îmân nedir? diye sordu. Rasûlullah:

- îmân Allah ‘a, meleklerine, Allah ‘a kavuşmaya, peygamber­lerine inanman; kezâlik (öldükten sonra) dirilmeye inanmandır, ce­vâbını verdi.

O zât:

- İslâm nedir? dedi. Rasûlullah:

- Allah’a ibâdet edip, O’na hiçbir şeyi ortak kılmaman, na­mazı dosdoğru kılman, farz edilmiş olan zekâtı vermen, ramazânda oruç tutmandır, buyurdu.

Sonra o zât:

- İhsan nedir? diye sordu. Rasûlullah:

- Allah’ı sanki görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir; eğersen Allah’ı görmüyorsan şübhesiz O seni görmektedir, buyurdu.

O zât:

- Kıyamet ne zaman? dedi. Bunun üzerine Rasûlullah:

- Bu mes’elede sorulan, sorandan daha âlim değildir. (Şu ka­dar var ki kıyametten evvel zuhur edecek) alâmetlerini sana haber ve­receğim. Ne zaman satılmış câriye sahibini (yânî efendisini) doğu­rur[72], kim idikleri belirsiz deve çobanları yüksek bina kurmakta biri-biriyle yarışa çıkarsa kıyametin alâmetleri görülmüş olur[73]. (Kıyame­tin vakti) Allah’tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir, buyurduktan sonra: “O saatin ilmi şüphesiz ki Allah’ın nezdindedir. Yağmuru (mukadder olan vakitte ve yerde) O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağım bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez- Şübhesiz Allah (herşeyi) bilendir. Herşeyden haberdârdır” (Lukmân: 31/34) âyetini tilâvet eyledi. Sonra o zât arkasını dö­nüp gitti. Rasûlullah: “Onu geri getirin” diye emretti; fakat sahâbîler onun izini bulamadılar. Bunun üzerine Rasûlullah: “İşte bu Cibril’dir. İnsanlara dînlerini öğretmek için geldi” buyurdu.

Ebû Abdillah Buhârî der ki: Rasûlullah bu hadîste zikredilen şey­lerin hepsini îmândan kıldı[74].

38- Bâb [75]
 

44-…….Abdullah ibn Abbâs haber verip, şöyle dedi: Bana Ebû Sufyân haber verdi ki, Hırakl ona şöyle demiştir: “Ben sana; onlar (yânî müslümânlar) artıyor mu, yoksa eksiliyor mu diye sordum. Sen, onların artmakta olduklarını söyledin, îmân keyfıyyeti de tamâm olun­caya kadar hep böyle gider. Ben sana, içlerinde O’nun dînine girdik­ten sonra beğenmemezlikten dolayı dînden dönen var mıdır diye sordum. Hayır, dedin, îmân da, mûcib olduğu inşirah ve ferahlık kalblere karışıp kökleşince böyle olur; hiçkimse onu sevmemezlik er­mez…” [76]

39- Dînini Tertemiz Yapmak İsteyen Kimsenin Fazileti Babı
 

45-…….Âmir dedi ki: Ben Nu’mân ibn Beşîr(64-R)’den şöyle derken işittim: Ben Rasûlullah(S)’dan şöyle buyururken işittim: “Halâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında (halâl mı, haram mı belli olmayan bir takım) şübheli şeyler vardır ki, çok kimseler bun­ları bilmezler. Her kim şübheli şeylerden sakınırsa, ırzını da, dînini de tertemiz tutmuş olur. Her kim şübheli şeylere dalarsa, (içine gir­mek yasak olan) koruluk etrafında davarlarını otlatan bir çoban gi­bi, çok sürmez içeriye dalabilir. Haberiniz olsun, her devlet başkanının kendine mahsûs bir koruluğu olur. Gözünüzü açın; Allah’ın yeryü­zündeki koruluğu da haram ettiği şeylerdir. Haberiniz olsun ki, bedenin içinde bir lokmacık et parçası vardır ki iyi olursa bütün beden iyi olur; bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o(et parçası)kalbdir”[77].

40- Bâb: Ganimetten Beşte Birini (Devlete) Vermek Îmândandır  [78].
 

46- Bize Aliyyu’bnu’1-Ca’d (230) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Şu’be, Ebû Cemre ed-Dab’î(128)’den haber verdi. Ebû Cemre şöyle dedi: Ben İbn Abbâs’ın maiyyetinde oturuyordum; İbn Abbâs beni kendi seririnin üzerine oturtur idi. Bana: Benim yanımda ikaamet et, sana kendi malımdan bir hisse ayırayım, dedi. Bunun üzerine ben onun maiyyetinde iki ay ikaamet ettim. Sonra İbn Abbâs şöyle dedi: Abdu’l-Kays hey’eti[79] (Bahreyn taraflarından) Peygamber’in yanına geldik­leri zaman, Peygamber (S):

- Sizler kimlerdensiniz, yâhud: Nerenin hey’etisiniz? diye sordu. Onlar:

- Biz Rabîa kabîlesindeniz, dediler.

- Hoşgeldiniz, Allah sizleri utandırmasın, pişman etmesin, buyurdu.

Bunun üzerine:

- Yâ Rasûlallah, biz sana yalnız haram ayda gelebiliriz. Senin­le aramızda kâfir olan Mudar kabilelerinden şu topluluk vardır. O hâlde bize kestirme bir şey emret de geride kalanlarımıza haber vere­lim; o sebeble de cennete girelim, dediler. Peygamber’e içkileri de sordular.

Peygamber onlara dört şey emretti, dört şeyden de nehy etti. On­lara yalnız Allah’a îmân ile emrettikten sonra:

- Yalnız Allah’a îmân etmek ne demektir, bilir misiniz? diye sordu.                                                                              

Onlar:

- Allah ve Rasûl’ü en iyi bilendir, dediler. Peygamber:

- Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı eda etmek, ramazân orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini vermenizdir, buyurdu.

Keza onları dört şeyden, yâni hantem, dubbâ’, nakîr, müzeffet (denilen kaplara hurma yâhud üzüm şırası koymak)ten nehyetti. İbn Abbâs’ın müzeffet yerine mukayyar dediği de rivayet edilmiştir [80].

Bunun ardından Rasûlullah o hey’et ferdlerine:

- Bu emrettiklerimi iyice belleyiniz ve bunları arkanızda bırak­tığınız kimselere haber veriniz, buyurdu [81].

41- Amellerin Ancak Niyet Ve İhlâs İle Muteber Olacağına Ve Herkesin Eline Ancak Niyet Ettiği Şeyin Geçeceğine Delîl Olarak Gelen Hadîs Babı
 

Binâenaleyh îmân, abdest, namaz, zekât, hacc, oruç ve bütün beşerî muameleler bu kelâma girmiştir. Çünkü Allah da: “De ki: Herkes kendi şâkilesine göre amel eder… ” (el-İsrâ: 17/84) buyurdu. “Şâkilesine göre” demek “niyetine göre” demektir. “Kişinin, sevabını yalnız Allah’tan umarak kendi ailesine yaptığı harcaması da kendisi lehine bir sadakadır” ve keza Peygamber (S): “(Fetihten sonra hicret yoktur) Lâkin cihâd ve niyet vardır” buyurdu [82].

47-…….Bize Mâlik, Yahya ibn Saîd’den; o da Muhammed ibn İbrahim’den, o da Alkame ibn Vakkaas’tan;o da Umer(R)’den haber verdi ki, Umer şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

“Ameller niyete göredir. Her bir kimse için ancak niyet ettiği şey var­dır. Binâenaleyh her kimin hicreti Allah’a ve Rasûl’üne yönelmişse, onun hicreti Allah’a ve Rasûl’ünedir. Artık nail olacağı bir dünyâ veya evleneceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, onun hicreti, hicretine sebeb olan şeyedir”

48-…,… Bana Adiyyibn Sabit (l 66) haber verip şöyle dedi: Ben Abdullah ibn Yezîd’den işittim, o da Ebû Mes’ûd(31)’dan; Peygam­ber (S) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse ecrini yalnız Allah’tan uma­rak ailesine infâk ettiği zaman, onun bu nafakası kendisi lehine bir sadaka olur”.

49-…….Sa’d ibn Ebî Vakkas (R) oğluna şöyle haber vermiştir:

Rasûlullah (S) bana hitaben şöyle buyurdu: “Şübhesiz sen, Allah rı­zâsını arayarak yapacağın her bir harcamadan dolayı muhakkak ec­re nail olacaksın, hattâ eşinin ağzına verdiğin lokmaya kadar” [83]

42- Peygamber(S)’in: “Dîn ancak Allah için, Rasûlü için, Müslümânların  imamları için ve bütün halk için nasihattir” Kavli İle, Yüce Allah’ın: “Allah için ve Rasûlü için nasihat ettikleri takdirde…” (et-Tevbe: 9/91) Kavli Babı  [84]
 

50-…….Bana Kays ibn Ebî Hâzım’dan.o da Cerîr ibn Abdillah(74-8)’dan tahdîs etti; o şöyle demiştir: Ben Rasûlullah(S)’a na­mazı ikaame etmek, zekât vermek, her müslümâna nasihat edip hayırhah olmak üzere bey’at ettim.

51-…….Bize Ebû Avâne, Ziyâd ibn Ilâka(125)’dan tahdîs etti. Şöyle demiştir: Ben Cerîr ibn Abdillah(R)’dan şöyle derken işittim: Basra vâlîsi Mugîre ibn Şu’be’nin vefat ettiği gün (50) ayağa kalktı da, Allah’a hamd ve sena ettikten sonra: Başınıza bir emîr gelinceye kadar tek ve ortaksız olan Allah’a ittikaa, vakaar ve sekinet üzere bulunmanızı tavsiye ediyorum. Zîrâ emîriniz şimdi buraya geliyor, diye nasihat etti. Müteakiben: (Vefat eden) Emîriniz için Allah’tan afv dileyiniz, çünkü o afvı severdi, dedikten sonra amma ba’du: Ben Peygamber(S)’e gelip:

- Müslüman olmak üzere sana bey’at edeceğim, dedim.

Şart ettiği şeyler arasında her müslümâna hayırhah olmayı da şart etti. Ben de bu şart üzerine bey’at ettim. Şu mescidin Rabb’ına yemîn ederim ki, ben sizin nasihat ediciniz, yânî hayırhâhınızım, dedi.

Cerîr ibn Abdillah bu hutbeden sonra istiğfar ederek (minber­den) indi[85]

——————————————————————————–

[1] Rasûlullah’a vahyin nasıl başladığı bâbı, el-Câmi’u’s-Sahîh’in evvelinde kitaba bir mukaddime gibi olduğu için, onu “kitâb” sözüyle değil de “bâb” sözüyle zikretti. Bundan sonra da fıkıh bâbları yolu üzere diğer “kitâb”lan zikretmeye başladı, îmân Kitâbı’nı diğerlerinden öne geçirdi. Çünki o, hepsinin temeli ve dayanağıdır. Zîrâ geri kalanlar onun üzerine kurulmuş ve onunla şartlandırıl­mışlardır; iki darda kurtuluş ancak onunladır. Bundan sonra “İlim Kitâbı”nı getirdi. Çünkü ondan sonra gelecek olan kitâbların hepsinin medarı, dönüp dolaşacağı yer, ilimdir; hepsi onunla bilinecek, onunla ayrılıp tafsîl edilecektir. İlim Kitâbı’nı îmân’dan sonra getirmesi, îmânın mükellef üzerine ilk vâcib olan şey olmasından yâhud mutlak olarak işlerin en faziletlisi, en üstünü, en şereflisi ol­masındandır. Nasıl olmasın ki, îmân, ilim ve amelce her hayrın başlangıcı, in­celik ve büyüklükçe her kemâlin çıkış yeridir… (Umdetu’l-Kaarî, s.119)

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/160.

[2] Buhârî, burada îmânın artması husûsuna delîl olmak üzere sekiz âyet zikretti; artmayı kabûl eden her şey zarûrî olarak eksilmeyi de kabûl edecektir.

Eski hadîscilerin îmân mes’elesindeki maksadlarını beyânda şârihlerin söz­leri muztarib oldu. Şöyle ki, onlar kalbiyle tasdik, diliyle ikrar edip de amel et­meyene o mü’mindir dediler. Ve ameller îmândandır diye de hükmettiler. Cüz’ olmadan küllün mevcûd olmaması kendilerine müşkil oldu.

Bana göre bu mes’elede hakk şudur: îmân iki türlüdür: Biri sırf inkıyâd îmânı’dır; ona dünyâ hükümleri müteferri’ olur. Buhârî buna “Bâb: İslâm ha­kîkat üzere olmadığı zaman” başlığında tenbîh etmiştir. İkincisi hakîkî îmân’­dır. Bunların misâli şudur: Meselâ zaîf, nahîf bir erkeğe mecaz olmayarak “o erkektir” deniliyor. Bunun yanında, bütün insanî kuvvetleri toplayan kişiye de yine mecaz olmayarak “o erkektir” deniliyor. İşte bunun gibi kendisinde yal­nız tasdîk ve ikrar bulunan kimseye, mü’min deniliyor; bu iki sıfatla beraber sâlih ameli de cami’ olan kimseye de mecaz olmayarak “o mü’mindir” denili­yor. Bu da îmânın bir yakînlik derecesinden ibaret olmasıdır (Şah Veliyyullah, Şerhu Terâcim…,s.7-8).

Bu konuda et-Tevbe: 9/124. âyetinin tefsir özeti:

“Bir îmân ziyâde etmek mefhûmu, mevcûd bir îmâna daha yüksek bir kuvvet ve revnak vererek heyecan ve kemâlini artırmak veyâhud yeni baştan bir hakî­kat tasdîk ettirmek ma’nâlarından daha umûmîdir ki, evvelki keyfiyyet, ikinci de kemmiyyet bakımından ziyâdedir. Bir hakikate nazaran îmân işi tek oldu­ğundan, bunda kemmiyyet i’tibâriyle değil, ancak keyfiyyet i’tibâriyle bir ziyâ­de ve noksan düşünülebilir. Bu haysiyyetle peygamberler ve sıddîklar ile diğerlerinin îmân mertebeleri arasında farklar bulunur. Nitekim İbrahim Pey­gamber’in “Lâkin kalbimin yatışması için” (el-Bakara: 2/260) demesi, bu neş’enin kemâlinin en sonunu talebdir. Yine bu bakımdandır ki, “Haber almak, gözle görmek gibi değildir”. Gayb ile şuhûd, duygu ile görgü, bedahet ile istidlâl ara­sında, hattâ hafızadaki şuhûdun hâtırasıyle hâldeki şuhûd arasında ancak zevk ile erilebilen bir kuvvet ve vuzûh farkı vardır ki, bu vuzûh, yakînın aslına değil, kemâl ve keyfiyyet derecesine âiddir. Lâkin îmân, müteaddid işlere ilgisi bakı­mından düşünüldüğü zaman müteaddid tasdîkler arka arkaya geleceğinden, bun­da îmân kemmiyet i’tibâriyle de artar. Meselâ hem namaza, hem zekâta inanmakta, yalnız namaza inanmaktan ziyâde bir îmân vardır. Kezâlik hem geç­miş kitâblara, hem de Kur’ân’a îmân eden müslimde, yalnız Tevrat ve İncil’e inananlardan ziyâde bir îmân vardır. Bu suretle nazil olan teklîfler ve hükümle­rin artması nisbetinde, îmânın kemmiyyeti de artar. Ve bu haysiyyetle hüküm­lerin tafsilâtına vâkıf olan âlimlerin îmânı, her hâlde avamdan ziyâde olur. Keyfiyyet cihetiyle ise bil’akis olmak mümkündür. Halktan birinin icmâlî îmâ­nında, bir âlimin tafsîlî îmânından ziyâde bir kuvvet ve neş’e bulunabilir. Bir de îmân vücûdî, küfr ise ademî olduğundan, îmânın kendisinde küfre nazaran bir vücüd ziyâdesi vardır. Bir kâfir, îmâna geldiği zaman, geçmiş hâline naza­ran vücûdunda ve kalbinde bir ziyâdelik kazanmış, bir nemâ hâsıl etmiş olur. Bu veçhile “Hanginize bu bir îmân ziyâde etti?” sözü, gerek keyfiyyet gerek kemmiyyet i’tibâriyle îmân artmasını nefy ve inkâr ma’nâlarına şâmil olduğu gibi, îmân aslının nefy ve inkârını da iş’âr eder…” (Hakk Dîni, III, 2649-2650).

… Sekînet bu sebeble mü’minlerin üzerine iner ve inmesiyle onları bulun­dukları îmân mertebesinden muayene makaamına nakleder. Ve böyle ıyân ile îmânlarını katlar ki, îmânları ile beraber îmân artırsınlar diye. Basît olan îmân, aslında ziyâde ve noksan olmasa bile, te’yîd edicileri arttıkça îmânın kemâlinin de artacağında şübhe yoktur. Bir de îmânın sebebleri ve ilgilendiği şeyler arttık­ça, tevhîdin aslı olan îmân bir ağaç gibi dallarını ve budaklarını artıra artıra neşv-ü-nemâ bularak, nihayet istenen meyvelerini verir, îmânın aslına nazaran ise ziyâde ve noksan, şiddet ve za’f ile tefsîr olunur. Çünkü asıl tasdîk kemmiy­yet kabîlinden değildir (el-Feth: 48/4. Âyetin tefsîrinden, Hakk Dîni, VI, 4410).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/162-163.

[3] Bu ma’nâda gelmiş müsned sahîh hadîsler vardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/163.

[4] Bu, Buhârî’nin sıhhatine hükmettiği tarîklerdendir. Bunu Umer ibn Abdilâziz’in: “îmânı kemâle erdirmiştir” sözü sebebiyle, îmânın artıp eksileceği hususuna delîl olarak zikretmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/163.

[5] Bu eseri, Ahmed ibn Hanbel ve Ebû Bekr ibn Ebî Şeybe, Esved ibn Hilâl’e va­ran sahîh bir senedle vasl etmişlerdir. Delâlet vechi açıktır. Muâz, mü’min bu­lunduğu için îmânın aslına haml edilmesi ihtimâli yoktur, ancak Allah’ı zikr etmekle îmânın artması murâd edilmiş olmasına hamledilir.

Kaadî Ebû Bekr ibnu’l-Arabî şöyle dedi: Bu sözde artmaya bir taalluk yok­tur. Zîrâ Muâz ancak îmân yenilemeyi kasdetmiştir. Çünkü kul faraza ilk defa mü’min olur, sonra da her düşünüp fikr ettikçe evvelâ nefy ettiği şeyi sonradan isbât etmek suretiyle, devamlı îmânı yenileyici olur. Çünkü îmân yenilemek îmân­dandır.

Bunlar Buhârî’nin ta’lîklerindendir. Bunlar iki nev’ üzeredirler: Birisi cezm sîgasıyle zikretmekte olduklarıdır ki, bu, Buhârî tarafından sahîhlikle hüküm­dür. İkincisi cezm sîgasıyle olmayarak zikretmekte olduğu şeylerdir ki, bunlar­da Buhârî’nin sıhhat hükmü yoktur. Buradaki ta’lîkler birincisi nev’indendirler. Bunları, Buhârî, îmânın artıp eksileceğine delîl olarak zikretmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/163.

[6] Bu ta’lîk, Taberânî’nin sahîh bir senedle vasl ettiği bir eserin bir tarafıdır; ta­mâmı şöyledir: = Yakîn, îmânın tamâmıdır, sabr da îmânın yarısıdır”. Bu haberi Ebû Nuaym ve Beyhakî tahrîc etmişlerdir. Buhârî, işaretle delâlet eden kısmı kısaca almak ve sarahatle delâlet eden kısmı hazf etmek hususundaki âdeti üzere yürümüştür. Çünkü nısf lâfzı, îmânın cüz’lere ayrılmasında sarihtir.

Ahmed ibn Hanbel, Abdullah ibn Hakîm tarıkından İbn Mes’ûd’un: “Yâ Allah, bizim îmânımızı, yakînımızı ve fıkhımızı artır!” der idiğini rivayet etti. Bunun isnadı sahihtir. Fakat musannif Buhârî, zikrettiğim sebebden dolayı, bunu zikretmiyor (Ibn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/164.

[7] İbn Umer’in bu sözünün ma’nâsı, Müslim’in Sahîh’inde Nevvâs (R)’dan merfû’ olarak gelmiştir (el-Birr ve’s-Sıla, 5. Bâb, “2553″).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/164.

[8] İbn Umer’in ta’lîkını, Abd ibn Humeyd Tefsîr’ınde vasl etmiştir. İbn Abbâs’­ınkini de Abdurrazzâk senedli olarak rivayet etmiştir. Bundan murâd, Kitâb ve sünnet delillerinin, îmânın artıp eksilmesi hususunda birbirlerini takviye edip durdukları şey, bütün peygamberlerin şerîatinden ibâret olduğudur. Nitekim Yüce Allah, Kitâb’ında şöyle buyurmuştur:

“O, dîni doğru tutun, onda tefrikaya düş­meyin diye (asl-ı) dînden hem Nuh ‘a tavsiye ettiğini, hem sana vahyettiğimizi, hem İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya tavsiye ettiğimizi sizin için de şeriat yaptı.,” (eş-Şûrâ: 42/13). Yânî bütün ümmetler dînin asıllarında birleşmişler, feri’lerinde taad­düd etmişlerdir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/164.

[9] Bu, beş rüknü ile islâm’ın hâlini, beş direk üzerine dikilen çadırın hâline ben­zetmedir. İslâm binasının rükünlerinin, etrafında deverân etmekte olduğu mihveri “La ilahe illellâh… ” şehâdetidir. îmânın kalan şu’beleri, yan direkleri gibidir.

Bu beş şey, bir zümrenin yerine getirmesiyle diğerlerinden sakıt olmayan, mu­hakkak her şahsın yerine getirmesi lâzım gelen aynî farzlardandır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/165.

[10] Bu bâb ve bundan sonraki bâbların hepsi, birinci bâbla alâkalıdır ve hepsi de îmânın kavl ile amelden ibâret olup, artar eksilir bulunduğunu beyân edicidir­ler (Aynî).

Bu âyet, görüleceği gibi, bütün insanî kemâlleri sarahaten yâhud zımnen delâlet ederek toplamaktadır. İnsanî kemâller bütün çoklukları ve şu’belenme­leriyle beraber, üç şeye inhisar eder: İ’tikaad sahîhliği, iyi geçinme ve nefis te­mizliği. Birincisine “Men antene billahi… ve’n-Nebiyyine” kavli ile; ikincisine “Ve âte’l-mâle… ” kavli ile; üçüncüsüne de “Ve ekaame’s-salâte… ” kavli ile işaret edilmiştir. Bundan dolayı, îmân ve i’tikâadına nazaran bunları kendisin­de toplayanı, sâdıklık vasfı ile vasıfladı. Halk ile muaşereti ve Hakk ile muame­lesine i’tibâr ederek de takva ile vasıfladı. Rasûlullah da: “Kim bu âyetle amel ederse îmânını kemâle erdirmiştir” kavli ile buna işaret buyurdu. İşte bu, müel­lif Buhârî’nin, bu âyetle istidlal etmesinin vechi ve bunu bâb başına koymasının uygunluğu cihetidir. Sonra Buhârî bu maksad için diğer bir âyetle de istidlâl etti (Kastallânî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/166.

[11] Bu âyetlerden de bilindi ki, kendisiyle felah ve necat hâsıl olacak olan îmân, içinde bu söylenen ameller mevcûd bulunan îmândır. İbn Battâl şöyle dedi: Tas­dîk, îmân mertebelerinin birincisidir.İmânı tam ve kâmil kılmak ise, ancak zikr olunan bu işlerle olur. Buhârî, îmânı kemâle ulaştırmayı irâde etmiştir (Kirmânı).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/166.

[12] Hadîsteki Şu’be ile murâd haslettir; yânî îmân birçok hasletlere sâhibdir.

Hayâ; tevbe ve rucû’ ma’nâsınadır. Hayâ ve istihyâ, utanmak ma’nâsınadır. Mütercim der ki, Zemahşerî ve Matarzî dediler ki, haya ve istihyâ maddesi hayâttan alınmıştır… Haya levm, ayıblama ve kötüleme olunacak vaziyetlerden sakınmak sebebiyle, insan hayâtına arız olan tagayyür ve inkisâr (yânî değişme ve kırılma)’dan ibârettir. “Hayiye” kelimesi de bu haletten nâşî hayâtın vaziye­ti mütegayyir oldu demektir ki, ondan utanmak ile ta’bîr olunur. Ve Seyyid Şe­rif dedi ki, hayâ iki nevi’ olur: Birisi nefsânî ki, Hz. Hudâ onu nefislerde halk ve ibdâ’ eylemiştir; yânî fıtrî olur; insanların yanında avret yeri açmaktan hayâ gibi. ikincisi, îmânî olur. Mü’min olan kimsenin Allah’tan korktuğu için ma’si­yetlerden çekinmesinden ibârettir (Kaamûs Ter.).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/166-167.

[13] Buhârî burada bu iki ta’lîki getirdi. Buhârî birinci ta’lîk ile Şa’bî’nin Abdullah ibn Amr’dan işitmesini beyân etmek istedi… İkinci ta’lîk ile de Abdu’l-A’lâ’nın rivayetinde mübhem bırakılan Abdullah’ın, Ebû Muâviye rivayetinde beyân edi­len, Abdullah ibn Amr’dan ibaret olduğuna tenbîh etmek istedi..

Bu, Buhârî’nin ta’lîklerindendir. Çünkü Buhârî, Ebû Muâviye’ye ve Abdu’l-A’lâ’ya kavuşamadı. Bunlardan kendisine birer vâsıta ile ulaşıp aslı i’tibâriyle müsned ve muttasıl olan bu iki isnadı ta’lîkan zikretti; bunların muallaklığını göstermek için de “Haddesenâ” yâhud “Ahbaranâ”yı kullanmayıp, yine cezm ve kat’iyyet ifâde eden “Kaale” ile şevketti. Bu ise caizdir. Çünkü bu, istişhâd ve mutâbaat içindir; müstakillen kendisiyle istidlal etmek değildir (Kirmânî, İbn Hacer ve Aynî).

Hadîsin başlığa uygunluğu açıktır. Çünkü geçen bâbda îmânın birçok şu’beleri olduğu zikredilmişti; bu bâbda da bu şu’belerden ikisi zikredilmektedir ki, onlar da müslümânların müslümânın dilinden ve elinden selâmeti, muhacir de nehy edilenlerden ayrılandır. Bunda müslümânları, eza verecek her şeyi terke teşvîk vardır. Bundaki sırr da bütün insanlarla iyi huylu olmaktır. Nitekim Hasan Basrî ebrârın tefsîrinde: Onlar zerreye(yanî küçük karıncalara bile) eziyyet vermeyen­ler ve şerre râzî olmayanlardır, demiştir…(Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/167-168.

[14] Her iki bâb arasındaki münâsebet açıktır. Çünkü ikisi de müslümâna hass olan vasıflardan bir vasfın beyânı hakkındadır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/168.

[15] İnsanlara yiyecek yedirmek İslâm’ın yâhud îmânın şu’belerindendir. Bu, cömerd­lik ve iyi ahlâkın emâresindendir. Bunda muhtaçlar için menfaat, Peygamber’in meded ve yardım istediği açlığın kapatılması ve giderilmesi vardır. Herkese se­lâm vermek ise müslümânlara kanat açmaya ve tevâzu’ya delâlet eder. Bunda da kalblerin yaklaşmasına, kelimelerin toplanmasına ve birbirlerine meveddet ve muhabbete teşvîk vardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/169.

[16] el-Hubb, “hâ”nın dammı ve “bâ”nın teşdîdiyle dostluk ve sevgi ma’nâsına isim­dir. Müellif Basâir’de bu resme tahkîk eylemiştir ki, ma’lûm ola ki işbu hubb maddesi lûgatta beş ma’nâ üzere devr edicidir: a. Safâ ve beyaz ma’nâsına… b. Uluvv ve zuhûr ma’nâsına… c. Lüzûm ve sübût ma’nâsınadır; deve çöktüğü ve kalkmadığı zaman habbe’l-baîru derler, d. Hulûs ve lubâb ma’nâsınadır: Kal­bin özü ve dâhili demek olan habbetu’l-kalb sözü bundandır. Hubûbât’ın tekili olan habbe de bundandır, çünkü bir şeyin aslı ve kıvâmının maddesidir, e. Hıfz ve imsak ma’nâsınadır. İçinde suyu muhâfaza edip tutmakta olan kaba habbu’l­mâ’ denmesi de bundandır. Bunda aynı zamânda sübût ma’nâsı da vardır. Hâ­sılı zâhir bir iştir ki, işbu beş ma’nâ mahabbet ve vedâdın lâzımelerindendir. Zîrâ kalbin safâsı, irâdesi ve derûnun taalluku mahbûb tarafına kemâl üzere uluvv ve zuhûru ve sübûtunun luzûmu ve muhibbin kalbinin özü mahbûba iha­le olunması ve derûnda alâkasının mahfuz olması ve mahabbet bâ’bında derkâr­dır. Bu vechile mahabbet husûsunda anılan beş ma’nâ topluca gerçekleşmiştir. Hulâsa bu ma’nâları câmi olan mefhûma delâlet edici olmak için hubb madde­sini koydular ki, boğazın en ötesinden olan hâ harfiyle dudak harfi olan bâ’dan mürekkeb olduğu için, gûyâ ki muhibbin ibtidâ ve intihâ hâl ve sânı baştanbaşa mahbûbuna münhasır olup, araya şâir eşyânın girmesi olmadığını telmîh ve iş’­âra mebnîdir. Asıl mahabbetin dahî şânı böylece olmak lâzımdır. Bundan nok­san olursa, ona mahabbet denmesi sahih ve revâ değildir (Kaamûs Ter.).

Peygamber bu hadîsinde ahlâkın en büyük asıllarından birini bu kadar câ­mialı ve vecîz ifadesiyle kaanûnlaştırmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/169-170.

[17] Peygamber sevgisini cibillî mertebesine çıkaramayan mü’min, hiç değilse Rasûlullâh’ın rızâsını diğer mahlûkların rızâsına ve kendi hevasına tercih ve takdîm ederek cibillî ve fıtrî derecesine yaklaştırmağa çalışmalıdır.

Şarih Aynî, Rasûlullah mahabbetinin ta’zîm ve iclâlden ibaret kalması kâ­fi olmayıp, bütün ma’nâsınca kalbin meyli ma’nâsına mahabbet olması lâzım geleceğini isbât ettikten sonra, şu iki rivayeti de naklediyor:

Amr ibnu’1-Âs (R): Hiç kimse bana Rasûlullah’tan daha sevgili olmadığı gibi, hiç kimse de benim nazarımda O’ndan daha celâletli değildi. O’na karşı olan ta’zîm ve iclâlimin kemâlinden dolayı gözlerimi doyura doyura yüzüne ba­kamadım, demiştir.

Umer ibnu’l-Hattâb da, bu metindeki hadîsi işittikten sonra: Yâ Rasûlallah, sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevgilisin, demiş. Buna karşı Rasûlullah: “Yâ Umer, nefsinden de sevgili olmalıyım” buyurmuş. Bunun üzerine Umer “Nefsimden de” deyince, “Yâ Umer, işte şimdi oldu” buyurmuş (Tecrîd Ter., I, 26-27).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/170.

[18] Bu büyük bir hadîs ve İslâm’ın asıllarından bir asıldır, îmânın tatlılığı tâatlerden lezzet almak, Allah ve Rasûl’ünün rızâsı uğrunda meşakkatlere tahammül etmek ve bunu dünyâ metâına üstün tutmak demektir.

Îmân tatlılığının bu üç şeyde olmasının hikmeti nedir, denilirse; buna şöyle cevâb verilir: Bu üç şey bu lezzeti meydana getirici olan kâmil îmânın unvanıdır (yânî sernâmesi ve önsözüdür). Çünkü nefsinde ni’met verenin ancak Yüce Al­lah olduğu, O’ndan başka ne verici, ne de mâni’ olucu bulunmadığı, başkaları­nın sâdece arada vâsıtalardan ibaret olduğu inancı yerleşip kuvvetlenmedikçe, bir kimsenin îmânı tamamlanıp kemâle eremez…(Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/171.

[19] Münafık zahiren mü’min, bâtınen kâfir demek olunca Peygamberimizle muha­cirleri evlerini ve gönüllerini açıp konuk etmek, onlara çocukları ve ıyâllerden daha ileri muamele etmek ve uğurlarında mallarını ve canlarını onlara tahsîs edip vermek, dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak suretiyle barındır­mak, yardım etmek ve İslâm Dîni’ni azîz kılıp yükseltmek gibi bahâ biçilmez ulu menkabelerle sıfatlanmış olan Ensâr’a, bu sıfatlarından dolayı buğz edenler -mü’min görünseler de- kalben kâfir olduklarında şübhe yoktur. Bununla beraber bu ma’nâca sakındırma, yalnız Ensâr’ın değil bütün sahâbîlerin şânın­da da gelmiştir. Nitekim Alî ibn Ebî Tâlib’e Müslim’deki rivayette: “Yâ Alî, sana mü’minden, başkası mahabbet etmez, münafıktan başkası da buğz etmez” buyurulduğu gibi, umûmî olarak sahâbîlerin fazîleti babında da: “Her kim on­ları severse bana muhabbetinden dolayı sever, her kim de onlara buğz ederse bana buğzundan dolayı buğz eder” buyurulmuştur.

Bu hadîste bahse konu olan mahabbet ve buğz, işte bu cihetten olanıdır. Yoksa bir kimsede bu cihetten olmaksızın muhalefeti çekici ârizî bir işten dolayı bir sahâbî hakkında -Allah korusun- muvakkat mahabbetsizlik eseri görülse, bununla ne münafık, ne kâfir olur. Nitekim sahâbîler arasında muharebeler ol­muşken, hiçbiri diğerine nifak isnâd etmiş değildir. Bunların çekişmeleri ictihâdî idi. İctihâdda ise hasımların kimi isabet edici, kimi hatâ edicidir. Bununla beraber sahabe devri geçtikten sonra kendilerine rızâ ve mahabbetsizliğe götü­recek geçici dünyevî sebebler defteri kapanmış ve medihlerine dâir Kur’ân nassları bunları bürüyecek ve “Allah onlardan râzî olmuştur, onlar da Allah’tan râzî olmuşlardır.” (el-Mâide: 5/119; Tevbe: 9/101; Mucâdile: 58/22; Teğâbun: 64/8) ilâhî berâetini muvakkaten olsun dürecek hiçbir vesile kalmamış olduğundan sahâbîlere buğz etmeyi mezheb edinen fırkaların sapıklık olduğunda şübhe kalmaz (Tecrîd Ter., I, 28-29).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/172.

[20] Bunda, kendisinden öncekiyle bir ilgi vardır. “Bâb” kavliyle ikisi arasını ayır­mıştır. Nitekim musannıfların tasniflerinde, unvandan soyulmuş olarak “şu fasl” kavilleriyle bunun benzeri yapılagelmektedir… (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/172.

[21] Bu, ilk Akabe gecesinde olan bey’attır. el-Mümtehine Sûresi’nin on ikinci âye­tinde emredilen şartlar o bey’atta aynen vâki’ olduğundan, bu bey’ata bey’atu’n-Nisâ’ denilmiştir. Bu şartlarla mükellef olmakta erkek ve kadın müsâvîdir. İkinci Akabe’de ise Ensâr, evlâd ve ıyâllerini nasıl müdâfaa ve himaye ederlerse Rasûlullah’ı da öylece müdâfaa ve himaye eylemek üzere bey’at etmişler, ve ahdlerini hakkıyle îfâ ederek, kendilerinden sonra tâ kıyamete kadar İslâm’a girmiş ve girecek olanlara velî-i ni’met olmuşlardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/173.

[22] Bu hadîste fitne günlerinde uzlete çekilmenin faziletli olduğu hükmü vardır. An­cak insan fitneyi izâle etmeğe kudreti bulunan kimselerden ise, fitneyi izâle et­mek yolunda çalışması da ona vâcib olur. Bu vücûb da, hâl ve imkâna göre, ya farz-ı ayn yâhud farz-ı kifâye derecesinde olur…

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/174.

[23] Bu âyetteki hüküm, el-Mâide: 5/89. âyette de tekrar edilmiştir. Bu âyetlerdeki “lağv” kelimesi muhtelif suretlerde tefsir edilmiştir, İmâm A’zâm’a göre: Bir kişinin bir şeyi doğru zannıyle yemîn ettikten sonra, onun hilafı zahir olması­dır, İmâm Şafiî’ye göre: Yemîn kasdetmeksizin bu sözü te’kîd için “La vallahi, belâ vallahi” demesidir. Kaadî Beydâvî’ye göre ise: Dilin sürçmesiyle sehven edi­len yemindir. Âyet bu ma’nâların hepsini şâmildir.

Buhârî’nin maksadı, sâdece kavi ile îmânın tam olmayacağı, muhakkak ona i’tikaadın eklenmesiyle tamamlanacağı; i’tikaad ise kalbin fiili olduğu hususu­na, bu âyetle delîl getirmektir. Âyet her ne kadar yeminler hakkında gelmiş ise de, ma’nâda müşterek olmak dolayısıyla îmân hakkında da istidlal açıktır. Çünkü yeminde ve îmânda hakikatin dönüp durduğu yer, kalbin fiilidir. Böylece âyet, îmânın artıp eksileceğine de bir delildir. Çünkü Peygamber’in “Ben sizin Al­lah’ı en bileninizim” sözü de, zahiren insanların Allah’ı tanımakta birbirlerinden farklı derecelerde olduklarına ve Peygamber’in Allah’ı en iyi bilen insan olduğuna delâlet eder. Böyle olunca da îmân, ziyâde ve noksanı kabul edici olur (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/174.

[24] Hadîsin başlığa uygunluğu açıktır. Çünkü başlık hadîsten bir parçayı ihtiva et­mektedir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/174.

[25] Bu bâb da Allah’ı ve Rasûl’ünü başkalarından çok seven kişinin îmânın tatlılı­ğına zafer bulacağı ma’nâsını içine alır.

Hadîsin başlığa uygunluğu meydandadır. Çünkü hadîsin şâmil olduğu üç şeyden biri, başlığın kendisidir (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/175.

[26] Hadîsin başlığa uygunluğu açık olup şöyledir: Bunda îmândan çok az bir şeyin sahibini ateşten çıkaracağı zikr edilmiştir. Kendisinde azlık ve çokluk bulunan bir şeyde farklılaşma ise açıktır. O da îmânda ve amellerinde insanların birbir­lerinden fazlalıklı ve meziyyetli olmalarıdır (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/176.

[27] Buhârî bunu burada ta’lîk yoluyla zikretti. Çünkü kendisi Vuheyb’e erişemedi. Kitâbu’r-Rikaak’da ise “Musa ibn İsmail’den o da Vuheyb’den…” isnâdıyle müsned olarak rivayet etmiştir.

Buhârî’nin Vuheyb hadîsinden bu ziyâdeyi getirmesinde birkaç fâide vardır:

a. Buhârî’nin maksadı bu hadîsi Amr’dan rivayet etmekte Mâlik’e muva­fakat ettiğini göstermektedir.

b. Vuheyb’in, Mâlik’in hilâfına olarak tahdîs lâfzıyle getirerek: “Haddesenâ Amr” sözü. Çünkü Mâlik “an” lâfzıyle getirmişti. “An”da ise ittisal ve semâ’a delâlet eder mi, yoksa etmez mi tarzında meşhur bir ihtilâf vardır. İşte Buhârî bu ziyâde ile ihtilâf tevehhümünü izâle etti. Maamâfîh Mâlik müdellis değildir. Bu fennin âlimleri indinde meşhur olan “an” lâfzı, muan’ının müdel­lis olmadığı zaman ittisale hamledilmiştir.

c. Mâlik’in Amr’dan rivayet ettiği hadîsinde “Haya yâhud hayât” lâfzı hak­kında gelen şübhenin izâlesi: Vuheyb, o lâfız şübhesiz olarak “Hayât Nehri” demiştir… (Kirmânî, İbn Hacer ve Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/176.

[28] Hadîsin başlığa uygunluğu, gömleğin dîn ile te’vîli yönündendir. Hadîste insan­ların çeşitli uzunlukta gömlek giymekte birbirlerinden farklı oldukları zikr edil­miştir. Bu da insanların îmânda birbirlerinden farklı derecelerde bulunduklarına delâlet etmiştir (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/177.

[29] îmân, Allah’a karşı ma’siyet işlemeğe mâni” olduğu gibi, haya da Allah’a ve insanlara karşı ma’siyet işlemeğe mâni’dir. Bu sebeble haya îmândan bir şu’be sayılmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/177.

[30] Bu hususta gelmiş olan “Allah’tan başka hakk ilâh olmadığına şehâdet etmele­rine kadar” hadîsinin muvafık olması için “Müşriklikten tevbe ederlerse” şek­linde anlaşılmak gerekir. Âyetin baş tarafı şöyledir: “Haram olan o aylar çıktı­ğı zaman artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları (esîr olarak) ya­kalayın,  onları hapsedin,  onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer tevbe ederlerse…”

Bu âyete “Âyetu Seyf = Kılıç Âyeti” derler. Bu hüküm, yalnız müşriklere âiddir. Nitekim bundan sonraki âyetler de bunu göstermektedir. Kitâb ehli olan­larla, yalnız İslâm Devleti’nin tebaiyyetini kabul edinceye kadar harb edilir; onlar bu tebaiyyeti kabul ettikleri zaman kendi dîn, can ve mal hürriyetlerine sâhib olarak yaşarlar. Bu tebaiyyetin şartı da “cizye vergisi”ni vermeleridir. Kitâb eh­line âid olan hüküm, et-Tevbe: 9/30. âyette ifâde edilmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/178.

[31] Hadîsin ma’nâsı, âyetin ma’nâsına mutabıktır; bundan dolayı aralarını bir yere getirdi. Kitâbu’1-îmân ile alâkalarına ve bunun bâblarından bir bâb yapılmala­rına gelince, bundan, îmân edenin ma’sûm olduğunun bilinmesi, namazı kıl­manın, zekâtı vermenin de, Buhârî’nin görüşüne göre, îmân cümlesinden olduğunun bilinmesidir.

Taberânî’nin el-Mu’cemu’l-Evsât’la Enes’den rivayet ettiğine göre, müs­tesna olan islâm hakkının ne olduğu Peygamber’den sorulmuş, ve: “Evlilikten sonra zina, islâm’a girdikten sonra dînden dönmek, bir de nefis katletmek. İşte bunlara mukaabil öldürülebilirler” diye cevâb verilmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/178-179.

[32] Burada amel ile murâd; dilin, kalbin ve diğer organların amellerinin toplamı­dır. Buna istidlal, âyetlerin ve hadîslerin hepsiyledir; yahûd hepsi delâlet eder olduğu için Kur’ân ve sünnetten her biri bu da’vânın bir kısmına delâlet eder. Hadîs’in bâb başlığına uygunluğu açıktır, o da amelin îmâna ıtlak edilmesidir, ibn Battal şöyle dedi: Âyet, âhıret derecelerine ancak amel ile nail olunacağına ve îmânın söz ve amel olduğuna hüccettir. Buna zikredilen hadîs de şehâdet eder. Bu, ehli sünnetten bir cemâatin mezhebidir. Buhârî’nin de bunu bâb yapmaktan muradı budur. Peygamber bu hadîste îmânı amelden kılmıştır. Diğer hadîsler­de de îmân ile amel arasını ayırmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/179.

[33] Bu, kâfirler îmân etsin demektir. Binâenaleyh amel söylenip, îmân murâd edil­miştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/179.

[34] Başlığa uygunluğu açıktır; o da amelin îmân ma’nâsında kullanılmasıdır, ibn Battal: Âyet, âhıret derecelerinin amelle elde edilir olduğu ve îmânın kavi ve amelden ibaret olduğu hususlarında hüccettir. Zikredilen bu hadîs de buna şehâdet etmektedir, demiştir (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/180.

[35] Âyetlerin bâb başlığına uygunluğu açıktır. Çünkü bâb başlığı, “İslâm hakîkati üzere olmazsa fayda vermez” hükmüdür. Âyetler de bu hükme delâlet et­mektedir.

Râgıb el-Isfahânî el-Mufredât’ında şöyle der: İslâm, şeri’de iki kısımdır: Birisi îmânın dûnundadır ki, bu lisân ile i’tirâftır. Bununla kan siyânet olunur, beraberinde i’tikaad gerek olsun, gerek olmasın el-Hucurât: 49/14. âyetinde bu ma’nâ kasdolunmuştur. Birisi de îmânın fevkındedir ki, burada lisânen i’tirâf ile be­raber hem kalben i’tikaad, hem, vefa, hem de Allah’a bütün kaza ve kaderinde teslimiyet vardır. Nitekim İbrâhîm aleyhi’s selâm hakkında: “Rabb’i ona: Ken­dini Hakk’a teslim et, dediği zaman o: Âlemlerin Rabb’ına teslim oldum, demiştir’” (el-Bakara: 2/131) buyurulması böyledir. Kezâlik “Allah indinde dîn İslâm’dır” ve “Benim canımı müslümân olarak al” (Yûsuf: 101) kavli bu ma’nâyadır. Beni rızâna teslim olan kullarından kıl demektir. Şeytân’ın kay­dından salim kıl ma’nâsına olmak da caizdir…

İmâm A’zam’a mensûb el-Fıkhu’l-Ekber’de de şöyle zikredilmiştir: îmân, ikrar ve tasdiktir; islâm Allah Taâlâ’nın emirlerine teslîm ve inkıyâddır. Binâe­naleyh îmân ile İslâm arasında lügat tarikından fark vardır. Velâkin şeriat hük­münde islâm ‘sız îmân, îmânsız islâm olmaz. Bu ikisi zahir ile bâtın, yüz ile astar gibidir. Dîn ile îmân, islâm ve şerîatin hepsine birden vâki’ olan isimdir (Hakk Dîni, VI, 4482).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/180-181.

[36] Sa’d’ın “mü’minen” sözünü, Peygamber’in mükerreren “ev müslimen” sure­tinde tashîh etmesi, îmânın bâtınî işlerden ve yalnız Allah’ın bildiği gayb hâlle­rinden olması dolayısıyle zahirî itaate ve teslimiyete bakarak “müslimen” demenin evlâ olduğunu öğretmek içindir.

Vâkıdî’nin Megâzi’de tasrîh ettiğine göre, bu mahrum edilen zât, muhacir­lerden Cuayl ibn Surâka ed-Damrî (R)’dir. Sa’d’ın hüsnü şehâdette bu kadar ısrar etmesi de bundan ileri geliyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/181.

[37] Başlığa uygunluğu açıktır; o da islâm hakîkat üzere olmazsa kabul olunmaz hük­müdür. Peygamber bunun için Sa’d’a “Ev müslimen = Öyle deme müslim de” demiştir. Çünkü Peygamber’in bu sözünde îmâna kesin hüküm vermekten nehy vardır. Zîrâ îmân bir bâtın işidir, onu Allah’tan başkası bilemez, islâm ise zahir ile bilinmiştir… (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/182.

[38] Yânî bu hadîsi Zuhrî’den şu dört zât da rivayet ettiler ve bunlar, Zuhrî’den olan rivayetinde Şuayb’a mutâbaat eylediler. Böylece hadîsin rivayet tarîklerinin çok­luğu ile kuvveti artıyor. Bu ifâdede ve Tirmizî’nin “Bu bâbda fulândan ve fulândan…” gibi sözlerinde birçok fâideler vardır. Birisi bu söylediğimizdir. İkin­cisi, mutâbaat yâhud istişhâdı tanımak için tarîkleri toplamağa rağbet eden kim­senin, hadîsin râvîlerini bilmesidir ki onların rivayetlerini ve müsnedlerini araş­tırması için bu bilgi kendisine lâzımdır. Üçüncüsü bu zikredilen râvîlerin de bu hadîsi rivayet ettiklerini tanıması. Bazen bilgisiz kimse isnâdda zikredilenden başka kimselerin bu hadîsi rivayet etmediğini vehmeder. Diğer bir kitâbda bu hadîsi başkasından rivayet edilmiş görür ve yanılarak vehmeder ve hadîs ancak fulân tarîkindendir diye iddiaya kalkışır. Bu bâbda fulândan ve fulândan da gelmiştir denildiği zaman zikredilen vehm zail olur. Dördüncüsü, Buhârî’nin sarîh olarak kendi şartına vefâsıdır. Çünkü denildiğine göre, onun şartı, her bir hadîs için iki ve daha fazla râvî olmaktır. Beşincisi, hadîsin müstefîz, yânî yaygın olması­dır ki, böylece Kur’ân’ı tahsis etmekte, hadîsin meşhur olmasını şart koşan müctehidler indinde hüccet olur. Müstefîz yânî meşhur, nâkilleri üçten çok olan hadîstir (Aynî, 1,228).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/182.

[39] Ammâr ibn Yasîr (37)’den gelen bu eserin “selâm vermendir” fıkrası, muteâkıb muttasıl hadîsin aynı fıkrasıyle uyuşuyor. Böylece ta’lîkın muttasıl bir aslı mevcûd olmuş oluyor. Buhârî bu ta’lîk ile selâm vermenin, İslâm’ın yânî îmânın şu’belerinden bir şu’be olduğunu ifâde ettiği gibi, ta’lîkdaki diğer hasletle­rin dahî îmânın şu’belerinden olduğunu ifâde etmiştir. Bu ta’lîk bâzı lâfız farklarıyle Ahmed, Bezzâr, Abdurrazzâk ve Taberânî tarafından mevsûlen ri­vayet edilmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/182-183.

[40] Hadîs, başlığın iki fıkrasından birini içine almakta olduğundan aralarında uy­gunluk tamamdır. Hadîsle ilgili diğer açıklamaları, daha önce geçtiği yerde tam olarak zikretmiştik… (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/-183.

[41] Bu bâb ile bundan evvel geçen bâblar arasındaki münâsebet şudur: Geçen bâblarda zikredilen, îmân işleridir. Küfür ise, onun zıddıdır. îmânla küfür arasın­daki münâsebet ise bunların birbirlerine zıd olmaları cihetidir. Çünkü iki şey arasını cem’ eden şey, birkaç türlüdür…(Aynî).

Musannif Buhârî’nin maksadı, tâatlere îmân ismi verildiği gibi, ma’siyetlere de küfür isminin verildiğini, ancak ma’siyetlere dînden çıkarıcı olan küfür ma’nâsı kasdedilmeyerek küfür ismi verileceğini beyân etmektir (Ebû Bekr ibnu’l-Arabî).

Küfür, îmânın zıddıdır; küfür aynı zamanda ni’meti inkârdır, bu sonuncu ise şükrün zıddıdır. Küfrân da yukarıdaki şekildedir. Lâkin küfür dînde, küfrân ni’mette çok kullanılır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/183.

[42] Aşîr, muâşir yâni yoldaş demektir. Şu âyette geçer: “O zararı fâidesinden daha yakın olana tapar,  (taptığı  nesne) ne kötü yardımcı  ve ne fena yoldaştır” (el-Hacc:22/13).

Buhârî, bununla, bu bâbda zikrettiği hadîsin burada sevk eylediği tarîkden başka bir tarîki daha olduğunu işaret etmiştir. İşaret ettiği o tarîki Kitâbu’l-Hayz’da tahrîc etti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/183.

[43] Başlığa uygunluğu açıktır. Başlık hayât arkadaşına nankörlük etmek ve küfür kelimesinin Allah’ı inkârın dışında kullanılmasıdır. Hadîsteki küfür de nankör­lük ma’nâsına kullanılmıştır.

Bundan haklara ve ni’mete nankörlük etmenin haram kılınması hükmü alın­mıştır. Çünkü ateşe ancak haramı işleyen girer. Nevevî, hayât yoldaşına karşı ve ihsana karşı nankörlüğü ateşle tehdîd etmesi, bunların büyük günâhlardan olduğuna delâlet eder, demiştir…(Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/184.

[44] Bâb başlığı ma’siyetlere, Allah’ı inkâr ma’nâsına değil, sâdece ni’meti inkâr ma’­nâsına olarak mecazen küfür adı verileceğini ifâde ediyor.

Buharı, ma’siyet işlemenin, -günâhları sebebiyle insanları küfre nisbet eden Hâricîler’in hilâfına- insanı dînden çıkarmayan bir küfr olduğunu beyân etmek istedi. Kur’ân’ın nassı da Hâricîler’i reddediyor. Buhârî’nin âyeti delîl getirme­si açıktır.

Ebû Zerr kıssasına gelince, o da, kendisinde Allah’a şirk koşma dışında ister büyük, ister küçük günâh olsun, Câhiliyyet huylarından bir huy bakî ka­lan kimsenin, bu huy sebebiyle îmândan çıkmayacağı hususuna delîl getirilmek için zikredilmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/185.

[45] Velîd ibn Müslim’in munkatı’ olarak rivayetine göre, söğülen zât Bilâl Habeşî (R) imiş. Ve Ona: “Yâ’bne’s-sevdâ= Ey kara kadının oğlu!” diye söğmüş. Bilâl’in şikâyeti üzerine Peygamber’in tevbîhi vâki’ olunca, Ebû Zerr yanağını ye­re koyup: “Bilâl ayağı ile .basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım” diyerek, kusurunun afvını istemiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/185.

[46] İki bâb arasındaki münâsebet şudur: Bundan evvelki bâbda ma’siyet işleyen kim­senin, bu ma’siyet sebebiyle küfre nisbet edilmeyeceği zikredilmiş ve îmân sıfatı ondan selb olunmamıştı, işte keza bu bâbda da bunun benzeri beyân olunuyor. Çünkü burada zikredilen âyet, bâğîler hakkındadır ve Allah onları mü’minler diye isimlendirmiş ve kendilerinden îmân sıfatı selb olunmamıştır. Bundan da büyük günâh sahibinin îmândan çıkmayacağı bilindi. Bununla Haricîler ve Mu’tezile görüşü reddolunuyor…

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/186.

[47] “Bu cezaya hak kazanır” demektir. Yoksa ilâhî afv yetişip kurtulmak da var­dır. Ebedî cehennemlik ma’nâsı ise hiç anlaşılmamalıdır. Hadîste her iki tarafa da müslim nâmı verilmesinde de buna işaret vardır. Söz kıtali şer’an caiz kılacak bir te’vîl olmaksızın vâki’ olan mukaatelededir. Kıtale karışan sahâbîlerin her iki tarafta olanlarının cennet ehli olması da buna delildir. Çünkü onlar ictihâddan ve kıtalde dînin ıslâhı var diye çarpışmış­lardı. Başlıktaki el-Hucurât: 49/9 âyetinde de bâğî ehli olanlara -hakk üzere olan hasımları gibi- mü’min denilmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/186-187.

[48] “Düne” lâfzı, ya gayr yâhud da ednâ ma’nâsınadır. Gayr ma’nâsına alınırsa, zulmün nevi’leri muhtelif ve başka başkadır demek olur; ednâ ma’nâsına alı­nırsa, zulmün bâzısı zulümlükte ve akıbetinin kötülüğünde daha şiddetlidir de­mek olur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/187.

[49] Hadîsin bâb başlığına mutabakatı şu cihettendir: Zulmün birçok nevi’leri oldu­ğu ve bâzı zulüm nevi’lerinin küfür, bâzısının da küfür olmadığı bilinince, bun­dan zarurî olarak, zulmün bâzısının daha hafif olduğu bilinmiş oluyor.

Buhârî bu hadîsi iki tarîkten tahrîc etti. Biri: Ebu’l-Velîd’den, o da Şu’be’­den, o da Süleyman’dan… Diğeri de Bişr ibn Hâlid’den, o da Muhammed ibn Ca’fer’den, o da Şu’be’den, o da Süleyman’dan…

İmâna şirk karıştırmak, ya nifak ya irtidâd sûretleriyle olur. Müşrik ve mü­nafık olmayanların mazhar oldukları emîn ve emân, cehennemde devamlı kal­maktan emîn ve emândır. Yoksa âsîye azab olacağı birçok nasslarla sabittir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/186-187.

[50] Buhârî bu mutâbaatı Kitâbu’l-Mezâlim’de vasletti. Burada bu mutâbaattan mak­sadı, bu hadîsin A’meş’ten; diğer bir tarîkten de rivayet edilmiş olmasıdır. Bu mutâbaatın fâidesi de, takviyedir.

“Bu iki hadîste bahsedilen hasletler bazen müslümânda bulunuyor dersen, murâd amel nifakıdır; kâfirlik nifakı değildir; nitekim, îmân ta’bîri de amele ıtlak ediliyor, diye cevâb veririm” (Şah Veliyyullah).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/188.

[51] Bu ve bunu tâkîb eden üç babın her biri, îmân şu’belerinden birer şu’bedir, de­mektir.

Müellif Buhârî “Selâm vermek îmândandır” babının beyânını cami’ olan îmân Kitâbını zikr edip de, içlerinde îmânla münâsebet bulunduğu için araya istitrâden beş bâb daha soktuktan sonra -ki bunlar “Yoldaşa küfrân..” babın­dan, “Münâfıkın alâmeti” babına kadardır- burada tekrar îmânın alâmetlerini zikre döndü (Kastallânî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/189.

[52] Bu hadîsten Allah yolunda cihâdı, ve şehîdliğin fazileti, şahadet temennîsinin cevazı, şehîdlik ecrinin büyüklüğü, insanın takat getireceği şeylerin üstünde ve gücü yetse bile kendisine mümkin olmayacak hayırları temennî ve niyet etmesi­nin cevazı, cihâdın kifâye farzı olup, ayn farzı olmadığı; hadîsin zahiri kâfirler­le kıtal hakkında ise de, mekruh işleri ve müslümânlardan meşakkatleri gidermek uğrunda çalışmanın, bâğîlerle kıtale gitmenin, ma’rûfu emr ve münkeri nehy etmeyi yerine getirme hususunda cihâda çıkan kimsenin de “fî sebîli’llâh = Al­lah yolunda” kavline gireceği hükümleri alınmıştır…(Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/189.

[53] Başlığa uygunluğu, içinde, geçmiş günâhların gufranı bulunan amele girişmek îmân şu’belerinden bir şu’be olması yönündendir. Takdîr şöyledir: Ramazânda kalkıp nafile ibâdet yapmak, îmân şu’belerinden bir şu’bedir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/190.

[54] “Ramazân”ın lügat ma’nâsında temizlik, yanmak, keskinlik ma’nâları bulun­duğu gibi dînî i’tibârında günâhların yanması ve Allah ayı diye Allah’a izafet ma’nâları âmil olmuştur. Bir hadîste “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ateşten azadlık” diye vasıflanan ramazân ayının en mübarek bir gecesi, yânî Kadr ge­cesi, Kur’ân’ın inmesine başlangıç olmuştur (el-Bakara: 2/185; el-Kadr: 97/l-5).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/190.

[55] Bâb başlığının birinci cümlesi, hadîsin ilk cümlesi olduğu için, Rasûlullah’ın sözü olduğu apaçıktır, ikinci cümlenin de Peygamber’in sözü olduğunu Buhârî ha­ber veriyor. Buhârî bu ikinci kısmı burada ta’lîkan verdi ve bunu, bu Sahîh’inde müsned olarak tahrîc etmedi. Edebu’l-Müfred Kitâbı’nda ise mevsûlen tahrîc etmiştir. Diğer muhaddisler de bu sözü mevsûlen rivayet etmişlerdir.

İslâm’ın kolaylık dîni olduğunu nasslaştıran âyetler de vardır. Birini zikre­delim: “Dîn (işlerin)de üzerinize hiçbir güçlük de yüklemedi” (el-Hacc: 22/78).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/191.

[56] Bu hadîs, amelde rıfka teşviki ve en iyisini yapacağım diye uğraşmaktan sakındırmayı tazammun ediyor. Allah yolunda yalnız elimizden kolaylıkla gelen amel­lerle mükellef olduğumuz gibi, birbirimize teklif edeceğimiz işlerde de takat getirilecek mıkdâr ile iktifa edeceğiz. Peygamber’in bu tenbîhten maksadı, na­file ibâdetleri îfâ için neşâtlı zamanları seçmenin daha faziletli olduğunu beyân­dır. Arasıra teheccüd namazı kılmağa da bir işâretciği hâvidir. Allah yolunun yolcusu olan tâat ehlinin diyar diyar seyr ü sefer edenlere benzetilmesi de çok beliğ düşmüştür. Bilindiği üzere sıcak beldelerde gündüz yolculuğu pek rahatsız edici, bazen de helak edici olduğu için sabahın, akşamın, gecenin serin zaman­larında yürünmesi tavsiye edilmiştir (Tecrid Ter., I, 40-41; Çantay, Kırk Ha­dîsler, II, 324′de güzel haşiyesi vardır).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/191.

[57] İbn Battal şöyle dedi: Bu âyet Cehmiyye ve Murcie fırkaları aleyhine kat’î bir hüccettir. Çünkü onlar, amellere ve farzlara îmân ismi verilmez demişlerdir. Bu görüşleri nassın hilâfınadır. Çünkü Yüce Allah; sahâbîlerin Beytu’l-Makdis’e doğru kıldıkları namazlarına îmân ismini verdi. Müfessirler arasında da bu âyetin, onların Beytu’l-Makdis’e doğru kıldıkları namazları hakkında indiği hususun­da bir ihtilâf yoktur…(Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/192.

[58] Âyetin biraz daha geniş meali ve tefsiri şöyledir: “Gerçi kıblenin bu suretle çevrilmesi elbette büyük bir şeydir. Ancak bu Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler hakkında.böyle değil. Allah îmânınızı zayi’ edecek.değildir. Çünkü Allah insanlara çok şefkat edici, çok merhamet eyleyi­cidir”.

…Bu imtihan büyük ve ağır bir şeydir, ancak Allah’ın hidâyet ettiği, îmân­da sebat nasîb eylediği kimselere değil; onlara Allah’ın hiçbir emri ağır gelmez. Şunu da biliniz ki, Allah sizin sebatkâr îmânınızı veya îmânınızın eser ve alâme­ti olan namazlarınızı hiç zayi’ etmek istemez. Binâenaleyh, kıble değiştirilirse, bundan evvel kıldığınız namazlar, vefat eden kardeşlerinizin namazları Allah indinde zayi’ olmaz… (Hakk Dîni, I, 526).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/193.

[59] Bu, kişinin İslâm’a zahiri ve hatmiyle beraber tam girip, Islâmî emirleri îfâ, nehiylerden çekinme ve mahlûkaata şefkat ile olur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/194.

[60] İslâmî amellere on mislinden başlayıp daha büyük katlara kadar mükâfat; kö­tülüklere de kendi misli ile ceza verileceği âyetlerle de sabittir. On misli hükmü şu âyettendir:

“Kim bir güzellikle gelirse işte ona bunun on katı var. Kim de bir kötülük­le gelirse bu, o mıkdârdan başkasıyle cezalanmaz. Onlar haksızlığa uğratılmazlar” (el-En’âm: 6/160)

Yedi yüz misli hükmü de şu âyettendir:

”Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli yedi başak bitiren, her başak­ta yüz dâne bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah ihsanı bol olan, hakkıyle bilendir” (el-Bakara: 2/261).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/194.

[61] Bu bâbda istenen şey iyi amelere devamdır. Kul iyi amellere, ibâdetlere devam ettikçe Allah tarafından mahabbet artar. Çünkü Allah, kulun iyi amellere de­vam etmesini sever. “Allah’a en sevgili olan dîn” demek, en sevgili olan dînî âmel demektir. Çünkü dîn, tâattir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/194.

[62] Müslim’in rivayetinde bu kadının ismi Havla’ bintu Tuveyt diye tasrîh edilmiş­tir. Çok ibâdet eden bir kadındı. Peygamber ile Âişe arasındaki konuşma, ka­dın Âişe’nin yanından çıktıktan sonra cereyan etmiştir.

Hadîste, amele devamın fazileti; devamlı olacak amele teşvîk vardır. De­vamlı olan az amel, kesik kesik olan çok amelden hayırlıdır. Çünkü az’a devam etmekle tâat, zikr, murakabe, niyet, ihlâs ve Allah’a yönelme devam eder. Bir de bu hadîste, Peygamber’in ümmetine olan şefekatı ve re’fetinin beyânı var­dır. Çünkü O ümmetini, kendilerine elverişli olacak şeye irşâd eylemiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/195.

[63] Bu bâbda îmânın artıp eksileceği zikredildi, îmânın, kulun dîn amellerine de­vam etmesiyle artacağı, amellere devamda kısaltma yapmasıyle de eksileceğinde şübhe yoktur. Bilhassa bu, Buhârî ile muhaddislerden bir cemâate göre böyledir, îmânın artıp eksilmesine kaail olmayanlara göre de, yine amellere de­vamla îmânda artma, amelleri kısaltma ile de eksilme bulunur; fakat bu artma ve eksilme îmânın zâtına değil de sıfatına râci’ olur. Buhârî, üçüncü âyeti ilk iki âyetin üslûbunda söylemedi. Çünkü üçüncü âyet­ten maksad, artma ma’nâsının lâzımı olan eksilmeyi beyândır. Buna istidlal şöy­ledir: îmâna artma gireceği gibi, eksilme de girecektir. Çünkü bir şey iki zıddan birini kabul ettiğinde, diğer zıddı da kabul etmesi zarurîdir. Buhârî bunu: “Ke­mâlden bir şeyi terk ettiği zaman, artık o eksik olur” sözü ile beyân etti.

İlk iki âyetten murâd, artmayı lüzûmen değil de tasrîhen isbât etmektir. Çünkü bu iki âyette artma tasrîh edilmiştir. Üçüncü âyette ise sarîh olan şey, noksanın mukaabili bulunan kemâl’dir. Kemâlden de noksanlık, sarîh olarak değil de, iltizâmen anlaşılır.

Bâb başlığı îmânın artıp eksilmesi suretinde yapılınca, artmaya ilk iki âye­tin sarîhliği ile, eksilmeye de iltizâm yoluyle üçüncü âyetle ihticâc etti (Aynî).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/195-196.

[64] Bu, tarîklerdendir. Bu ta’lîki, Hâkim, Kitâbu’l-Erbâîn’inde, Ebû Seleme Musa ibn İsmâîl şöyle dedi: Bize Ebân tahdîs etti…. tarîkinden vasl etmiştir. Müellif Buhârî, bu ta’lîk ile Katâde’nin: “Bize Enes tahdîs etti” demesinde lâfzını sara­hatle söylemesine tenbîh etti. Çünkü Katâde, an’anesiyle ihticâc edilmez bir müdellistir. Müdellis ise, ancak kendisinin an’ane yaptığı kimseden işitmesi sabit olursa ihticâc edilir, işte Buhârî bu ta’lîkle, bu işitmenin sübûtunu göstermiştir.

Bir de Buhârî, metnin “min hayrın” sözü yerine “min îmânın” ta’bîriyle tefsir edilişine tenbîh etmiştir.

Hadîste, sünnet ve cemâat ehli lehine, büyük günâh sahibinin bu fiili sebe­biyle tekfir edilemiyeceği, âsî mü’minlerin de cehenneme girecekleri hususuna delîl vardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/196.

[65] Suâli soran zât Ka’bu’l-Ahbâr’dır; o zaman daha îmân etmemişti. Emîrü’l-Mü’minîn Umer’in cevâbı, suâle mutabık düşmemiş tevehhüm edilebilirse de, mutabakatı üç veçhile söz ehli olanlara zahirdir. Evvelâ: Âyet Arafe günü ikin­diden sonra indiği için bayram gecesi inmiş, yâhud inmesiyle hemen bayram ta­hakkuk etmiş demektir. Saniyen: Cumua günü nazil olmuştur ki, o gün müslümânların her hafta tekrar eden bir bayramıdır. Sâlisen: Arafe gününün kendisi de bayramdır. Nitekim bu hadîs, İshâk ibn Kubeysa rivayetinde: = Arafe olan cumua gününde nazil oldu. Cumua da Arafe de -Allah’a hamd olsun- bize bayramdır”; Taberânî’nin rivayetinde: = ikisi de bize bayramdır” denilmiştir.

Gerek son iki rivayetteki sarahate, gerek Buhârî’deki işarete nazaran suâle mutabık cevâb verilmiş demektir (Ahmed Naîm).

Umer’in sözünün ma’nâsı şudur: Biz bu günü ihmâl etmedik, onun inme zamanı ve inme yeri de bize gizli olmuş değildir. Aksine biz onunla ilgili her şeyi zabt etmişizdir. Hattâ onun inmesi zamanında Peygamber’in sıfatı ve du­rumunu bile ki, o zaman Peygamber ayakta idi. Bu ise, zabtın son derecesinde olmaktır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/197.

[66] Allah, başlıktaki âyette üç şey zikretti: Birincisi bütün ibâdetlerin başı olan dîni hâlis kılmak, ikincisi dînin direği olan namazı ayakta tutmak, üçüncüsü de dâi­ma namazın ardından zikredilen zekâtı vermek. Sonra Yüce Allah bunların hep­sine “işte ayakta duracak olan dosdoğru dîn budur” kavliyle işaret etti. Hadîsin başlıktaki “Zekât İslâm’dandır” fıkrasına uygunluğu açıktır. Çünkü bunda ze­kâtı vermek, İslâm esaslarından biri olarak sayılmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/199.

[67] Bu mutâbaatı Ebû Nuaym, el-Mustahrac’ında vasletmiştir. Eğer Buhârî, bu hadîsi Usmân el-Müezzin’den işitti ise, bu tarîk kendisi için bir derece daha yüksektir. Çünkü hadîs, Usmân’ın rivayetinden dört râvîli, Mercûfî’nin rivayetinden beş râvîlidir. Eğer sen, Buhârî, Mercûfî’nin rivayeti Usmân’ınkinden daha nazil iken niçin Mercûfî’ninkini evvelâ zikretti? dersen, Mercûfî’nin rivayeti vasledilmiş ve Usmân’ın rivayetinden ittifakça daha sağlam olduğu için, derim (Aynî).

Hadîs metninde zikredilen “kîrât”, aza da çoğa da şâmil olabilen bir sevâb ölçüsüdür; mıkdârını Allah bilir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/200.

[68] Buhârî bu bâb başlığında birinci cümle ile sonuncu cümle arasına mu’tariza olarak üç tane ta’lîk soktu. Buhârî, İbrahim et-Teymî’nin sözünü, kendi târîhinde Ebû Nuaym’den vasl etmiştir. Bunu diğer bâzı muhaddisler de vaslettiler. İbn Ebî Müleyke’nin sözü olan ta’lîki, ibn Ebî Heysem, kendi târîhinde vasletti. Hasen Basrî’nin sözü olan ta’lîki de Ca’fer el-Firyâbî “Münâfıkın Sıfatı” kitabında müteaddid tarîklerden muhtelif lâfızlarla vasletti.

Buhârî, birinci ve ikinci ta’lîkleri cezm sîgasıyle, üçüncü ta’lîki de tamrîz sîgasıyle sevketti. Hasen’in sözünde tamrîz sîgasını kullanması, bu sözün ken­dince sahîh görülmemiş olmasından dolayı değil, onu ma’nâ ile ve muhtasarca naklettiği içindir (İbn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/201.

[69] Peygamber’in maksadı, müslümân ile süvüşmek, fısk ve fücur ehlinin müslümân ile kıtalinin de küfür ehlinin şânından olduğunu beyân olsa gerektir. Küfür ehlinin şânından olan ahlâk ve ef’âl vakıa insanı âsî mertebesinden düşürüp, hemen îmânını selbetmez. Fakat îmân kal’asını zedeleyip sahibini maazallah kü­für ve nifak vadisine sürüklemelerinden korkulur. Bundan dolayı ümmetin bü­yüklerinden çok kimseler, îmânlarına nifak karışmış olmaktan ve farkına varmaksızın amellerinin heba olmuş olmasından son derece korkarlardı.

Bu hadîste “Küfürle beraber tâat menfâat vermediği gibi, îmânla beraber ma’siyet zarar vermez” görüşünde olan Murcie fırkasına redd vardır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/201.

[70] Buhârî, bundan evvelki Abdullah ibn Mes’ûd hadîsini, bâb başlığının sonuncu hükmünün delîli olarak zikretti. Bu Enes hadîsini de bâb başlığındaki birinci hükmün delîli olarak zikretmiştir. Bu son hadîste kavga ve muhasama etme­nin kötülenmesi, bu kavganın, şahıslara âid günâh yüzünden umûma ukubete sebeb olduğu hükmü vardır. Çünkü ümmet, Peygamber’in huzurunda kavga yapılması yüzünden bu mübarek gecenin bildirilmesinden mahrum olmuştur.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/202.

[71] Buhârî, îmân ve İslâm’ı bir tek ma’nâdan ibaret görüyor. Cibrîl’in îmândan ve islâm’dan sormasının zahiri, ve Peygamber’in ona cevâbının zahiri, îmân ile İs­lâm’ın başka başka şeyler olmasını gerektirince, yânî îmân, tasdîk ve bir takım husûsî işler, İslâm da husûsî bir takım amelleri izhâr etmek olunca, Buhârî za­hirî olan bu îmân-İslâm ayrılığını kendi yoluna te’vîl suretiyle reddetmek istedi. Bunu da i’tikâad ve amelin dîn oluşu, Peygamber’in Abdu’1-Kays hey’etine îmânı islâm ile beyân edişi -çünkü onların kıssasında îmânı, burada islâm’ın tefsir elliği şeylerle tefsir etmişti-, Âlu Imrân: 3/85. âyetinin İslâm’ın dînden ibaret ol­duğuna delâlet edişi, Ebû Sufyân hadîsinin de îmânın dîn olduğuna delâlet et­mesi ile istidlal etti. Netice i’tibâriyle bütün bunlar islâm ve îmânın bir şey olduğunu gerektirdi (İbn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/202-203.

[72] Memlûk cariyenin kendi sahibini doğurması, kendisinden doğan efendi-zâdesinin babası yerine geçip ona sâhib olması i’tibâriyledir. Bu emare câriye ve halayık­ların kıyametten evvel çoğalacağından kinayedir.

Bir ihtimâle göre de, çocuk anası olan câriye satılacak ve elden ele geçip tedavül ede ede, nihayet maazallah kendi çocuklarının mülkiyetine bilinmeden geçip istifrâş olunacak derecede insanların ahlâkı bozulacak demektir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/204.

[73] Fakîr insan tabakalarının servete kavuşacaklarına işarettir ki, çöllerde oturan müslümânların bir çeyrek asır geçmeden Bizans ile Iran devletlerine gâlib gele­rek, birdenbire hatır ve hayâle gelmez büyük servetlere vâris olmaları suretiyle, Peygamber’in bu ihbarı tahakkuk etmiştir. Kıyamet alâmetlerinin behemahal fena şeyler olduğuna kaail olanlara göre ise, servet ve saman zamanın geçme­siyle zatî kıymetleri olmayan sefîl insanların eline geçeceğine işarettir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/204.

[74] Bu hadîste îmân ve islâm esaslarının Peygamber diliyle takrîr ve tesbiti; îmân, İslâm ve ihsanın en güzel ta’rîfleri yapılmıştır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/204.

[75] Kerîme bintu Ahmed el-Merveziyye ile Ebu’l-Vakt’in rivayetlerinde de “bâb”, böyle isimsiz gelmiştir. Ebû Zerr, Asîlî ve diğerlerinin rivayetlerinde ise “bâb” sözü düşmüştür. Nevevî de birinciyi, yânî isimsiz “bâb” şeklini tercîh etti de: “Bâb” isminin, yânî Cibril’in îmândan sormasının bu hadîsle ilgisi yoktur, bi­nâenaleyh bu hadîsin bundan evvelki bâb’a katılması sahîh olmaz, dedi. Ben derim ki; burada ilgiyi nefyetmek iki halde de tamâm olmaz. Çünkü, eğer isim­siz olarak “bâb” lâfzı sabit olursa, bu bâb kendinden önceki babın faslı menzilesinde olur. Böyle olunca da bu babın evvelki bâb ile ilgisi zarurîdir. Eğer “bâb” sözü sabit olmazsa, hadîsin önceki bâb’a ilgisi zâten lâzımdır. Lâkin bu bâb, önceki babın ismindeki “Bunların hepsini dîn kıldı” kavliyle ilgilidir, ilgilenme vechi de, Hırakl hadîsinde onun dîne îmân ismi vermiş olmasıdır. Binâenaleyh dînin îmân olmasıyle, müellif Buhârî’nin muradı tamâm oluyor.

Eğer burada Buhârî lehine hüccet yoktur, çünkü o söz Hırakl’den nakle­dilmiştir, denilirse,’cevâb şudur: Hırakl o sözü kendi ictihâdıyle söylemedi; o bunu ancak peygamberlerin kitâblarından istikra’ ederek haber vermiştir… Ke­za Hırakl o sözü kendi Rûm diliyle söyledi, Ebû Sufyân da o sözü Arabca olan kendi diliyle ta’bîr etti ve bunu dil âlimlerinden bulunan ibn Abbâs’a nakl eyle­di, ibn Abbâs da bunu redd ve inkâr etmeyerek, Ebû Sufyân’dan rivayet etti. Bu da o sözün lâfzan ve ma’nen sahîh olduğuna delâlet etti (İbn Hacer).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/204-205.

[76] Müellif Buhârî, “Vahyin başlangıcı” babında geçen Ebû Sufyân’ın uzun hadî­sinden, burada maksadıyle ilgisinden dolayı, sâdece bu kısa parçayı almakla ik­tifa etti. Buhârî bunu, burada getirdiği isnâdla “Cihâd Kitâbı”nda sevketmiştir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/205.

[77] “Mudğa” sözünü, bedenin kalan kısmına nisbetle küçültmek iradesiyle “kalb” ma’nâsına kullandı. Kalb bu küçüklüğüyle beraber bedenin salâhı ve fesadı ona tâbi’dir. Kalb, bedenin sultânı olduğundan, o iyi olursa, onun raiyyesi gibi olan diğer organlar iyi olur. Tıbba göre kalb, nutfeden ilk oluşan noktadır. Ondan kuvvetler meydana çıkar, ondan ruhlar gönderilir, idrâk ondan neş’et eder ve akletmek ondan başlar… işte bu ma’nâlardan dolayı bilhassa kalbi zikretti (Aynî).

Ve kalb, yüreğe denir; fuâd ma’nâsınadır. Farsça’da “dil” denir. Bir kav­le göre kullanmada fuâd daha husûsîdir ki, lisânımızda ona “gönül” ta’bîr olu­nur. Mütercim der ki, Nihâye’de işbu “Size Yemen ehli geldi, onlar kalbleri ince, fuâdları yumuşak insanlardır” hadîsinde şöyle dedi: Ma’rûf olan kalb ve fuâd birdir, ki “takallub” i’tibâriyle kalb, tefe’ud ve “tevakkud” (yânî yanıp tutuş­mak) i’tibâriyle fuâd denilmiştir. Bâzılarına göre fuâd yüreğin ortasına denir; bir kavle göre yüreğin perdesine denir. Ve kalb, habbe ve süveydâsından ibaret­tir. Tahkik ehli indinde kalb, yürek ta’bîr olunan, çam kozalağı şekilli cismânî ete taalluk eden Rabbânî bir latifeden ibarettir ki, bütün kuvvetlerin başlangıcı­dır. Nitekim dimağ, bütün hislerin başlangıcıdır. Hakimler indinde bu insanî hakîkattir ki nutk edici nefis ve bâtın ruh ta’bîr ederler. Ve yürek, natıka olan nefsin saltanat tahtıdır. Ve işbu “Âdem oğlunda bir çiğnem et vardır, o iyi ol­duğu zaman bütün beden iyi olur” hadîsinde kalbden murâd, anılan ilâhî lâti­fedir ki, hayât feyzinin menbâıdır. Bâzı muhakkıklar dediler ki, kalb, yedi tabakayı müştemildir… Ve kalb denmesi “takallub”dan yâhud öz ve hâlis ma’nâsından alınmıştır. Ve mahal irâdesi ‘itibariyle kalbden akıl ve anlayış ve şeca­at gibi şeyler de irâde olunur. Kaldı ki lisânımızda yürek dediğimiz, sol cânibde asılmış olan ma’lûm etten uzuvdur. Lâkin bir gönlümüz dahi vardır ki, sükûn, harekelemeyi, istikrah gibi hâllerin medarıdır. Müellifin ikinci kavli buna mü­layim olur ki, fuâd yüreğe ve kalb gönüle denir. Her kuvvetin başlangıcı ola­caktır intehâ. Ve kalb, akıl ve heves ma’nâsına da kullanılır ve her şeyin özüne ve hâlisine denir (Kaamûs Ter.).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/206.

[78] Yânî ganimetin beşte birini Allah’ın emrettiği yerlere sarf edilmek üzere, devle­te vermek de îmân şu’belerinden bir şu’bedir. Ganimet, harble düşmandan alı­nan mallardır. Ganimetle ilgili Kur’ân âyeti şudur:

“Eğer Allah’a ve hakk ile bâtılın ayrıldığı gün iki ordunun biribirine ka­vuştuğu gün kulumuz (Mııhammed)a indirdiğimiz (âyetler)e inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın, Rasûl’ünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur. Allah her şeye hakkıyle kaadirdir.” (el-Enfâl: 8/41).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/207.

[79] Vefd, vâfidin cem’idir. Vâfld, bulunduğu yerden husûsî bir maksad ile kendi kavmi nâmına diğer memlekete giden kimseye denir. Yerine göre, mümessil veyâ sefir gibi bir ma’nâ ifâde eder. O hâlde burada vefd, mümessil hey’et demek olur. Bu hey’et Rabîa kabilelerinden Abdu’1-Kays tarafından Hudeybiye’den sonra Mekke fethinden biraz evvel Peygamber’e Munzir ibn Âiz el-Asarî’nin başkanlığında bir nevi’ sefaretle gönderilmişti.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/207-208.

[80] Bunlar o diyarda içinde nebîz ve hamr, yânî şıra ile şarâb kurmak âdet olan dört nevi desti adıdır ki, içlerinde şıra kolayca mayalanıp alkollenirmiş. Bun­lardan Hantem: Bir nevi’ içi sırlı, ağzı yanından yapılmış, kırmızı veya yeşil top­raktan îmâl edilmiş desti. Dubbâ: Desti yerinde kullanılan boş kuru kabak. Nakîr: Şıra kurmağa mahsûs içi oyulmuş ağaç parçası. Müzeffet: Zift yânî kara sakız ile sıvanmış desti adıdır. Mukayyar: Yine zift ma’nâsına olan kaar veya kıyr ile sıvanmış destidir.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/208.

[81] Hadîsin başlığa uygunluğu “Ganimetin beşte birini (devlete) vermenizdir” fıkrasındadır.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/208.

[82] Buhârî, babın isminden sonra ileri sürdüğü “Binâenaleyh îmân, abdest, namaz, zekât, hacc, oruç ve bütün beşerî muameleler bu kelâma girmiştir” hükmünü takviye etmek için bir âyet ve iki hadîs daha zikretmiştir. Âyetteki “şâkile”nin niyet ile tefsiri, Hasen Basrî’den, Muâviyetu’bnu Kurre’den ve Katâde’den ri­vayet edilmiştir. Bu hususta birbirine yakın başka tefsirler de gelmiştir.

Takviye için sevk ettiği birinci hadîs, kişinin Allah rızâsını gözeterek yaptı­ğı her işin, her amelin, hattâ kendi ailesine yaptığı harcamaların bile kendisi le­hine sevâb olacak birer sadaka olduğunu takrir ediyor, ikinci hadîs ise, Mekke fethinden sonra hicret sebebiyle hayr talebinin kesildiğini ve fakat hayr talebi­nin cihâd ve niyet olduğunu beyân ediyor.

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/209.

[83] Bu hadîsteki son ifâde, bundan evvelki hadîste anlatılan aile nafakasından se­vaba nail olma hükmünü çok belîğ bir tarzda tavzîh etmektedir.

Babın altında Umer’den getirdiği niyet hadîsinin bir rivayeti, el-Câmi’u’s-Sahîh’in birinci hadîsi olarak geçmişti: Ameller niyete göredir. Bir işten maksad ne ise, hüküm ona göredir. Allah için çalışan Allah’a erer…

Diğer iki hadîsin başlığa delâletleri açıktır

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/210.

[84] “Dîn nasihatten ibarettir” demek, dînin direği ve kıvamı nasihattir demektir. Buhârî bu hadîsi Sahîh’inde müsned olarak zikretmemiş, bâb ismi olarak ta’lîkan zikretmiştir. Müslim, el-Câmi’u’s-Sahîh’inin Kitâbu’1-îmân bölümünde mevsûl olarak Temîm ed-Dârî’den rivayet etmiştir. Müslim’deki rivayet “Veli-kitâbihi” fıkrasını da ihtiva etmektedir:

Allah için nasihat, Allah’ın vahdaniyyetine sahîh olarak i’tikâad edip, ibâ­det ve tâatında niyeti hâlis kılmaktır.

Rasûl’ü için nasîhat, Muhammed aleyhi-s-selâmın rasûlluk ve nebîliğini tasdîk, şerîatini kabul, emir ve nehyine inkıyâd eylemektir.

Kitâb’ı için nasîhat, Kur’ân-ı Kerîm’i tasdîk ve mantûk olduğu hükümlerle amel etmekten ibarettir.

imamlar için nasîhat, müslümânlarm önderleri olanlara, dîne uygun emir ve nehiylerine itaat edip, bâğîlık ve hurûcdan çekinmekten ibarettir.

Halk için nasîhat, herkesi maslahatlarına irşâd ve hayra delâletten ibarettir.

Buhârî burada zikrettiği âyetle de bâb ismindeki hadîsi te’kîd etmiştir. Âyetin tamâmı şöyledir:

“Allah ‘a ve Rasûl’üne hayırhah oldukları takdirde ne zaîflere, ne hastala­ra, ne de harcayacaklarını bulamayanlara bir zorluk (ve mes’ûliyel) yoktur, iyi­lik edenlere karşı da (muâhazeye) bir yol yoktur. Allah çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir” (et-Tevbe: 9/92).

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/211.

[85] Bu nush ve nasihat maddesi, iki ma’nâya konulmuştur. Birisi hâlislik ve sâfîlik ma’nâsıdır. Nitekim mumu alınmış hâlis bala “aselun nâsıhun” denilir. Birisi de söküğü dikmek, yırtığı yamamak suretiyle onarıp düzeltmek ma’nâsınadır. Bu iki ma’nânın mecmuundan alınarak da nush, hüsn-i niyet ve hulûsı kalb ile hayır-hâhlık ederek, eksiklikleri düzeltip ıslâh edecek öğüt vermek, va’z etmek, nasi­hat eylemek ma’nâsına gelir ki, nasîhat, o verilen öğüdün ismidir. Nasihat edilenin dünyevî ve uhrevî bi’1-cümle hayrını istemekten ibarettir.

Buhari, Kitâbu’l-îmân’ı bu hadîsle sona erdirdi. Çünkü bu büyük, celîl, hafîl (dopdolu) bir hadîstir, İslâm’ın medarı olan dört hadîsten biridir de denil­di. Buna göre İslâm’ın dörtte biri olmuş olur. Bâzıları bundan bütün hükümle­re delîl çıkarmak mümkin olur, demiştir.

Hadîsin bâb ismine uygunluğu açıktır. Buhâri’nin bâb isminden muradı, dîn’in amel’e vâki’ olmasıdır; zîrâ Peygamber nasihate dîn ismini vermiştir, ibn Battal: Onun maksadı, islâm amelsiz sözden ibarettir diyenlere reddir. Çünkü Peygamber Onunla bey’atlaştığı zaman, kendisine her müslümâna nasîhat et­meyi de şart kılmıştır, dedi.

Buhâri bu “îmân Kitâbı”nı nasîhat hadîsiyle bitirmek suretiyle de güzel bir bitiriş yapmış ve islâm’dan olan nasîhat etme vazifesini de yerine getirmiş oluyor. Allah ona rahmet eylesin!

Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/211-212.

About these ads

İşlemler

Bilgi

Bir cevap

6 07 2009
mustafa66

esselamu aleykum;
küçük eksikliklerine rağmen çok hayırlı bir çalışma yapmışsınız.hesab gününde Allah ecrinizi karşınıza cıkarsın.
esselamu aleykum verahmetullah.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: